YAZIN

DİZİN

Öyküler

Haberler

Makaleler

 

ÖYKÜLER

SEZGİLER ORMANINDA DOLUDİZGİN
Yazar: Mehmet Hakan Onum

 

Uyanış

Şu An Her Zamandır

Suyun Bitimsiz Öyküsü

'Daha Çok' Uygarlığı

Eskiden

Saklambaç

İyi ki

Şairin Aşkı

Yararsızlığın Yararı

Kim

Çiçeği Her Gün Koklayabilirsin

Zırva Torbası

 

haber

 

Uyanış

Güneş yeni batıyordu. Koltukta oturmuş, ufuktaki kırmızı tonlarını izliyordu. Etkilenmemek olanaksızdı, açık tonlardan koyu kırmızıya doğru sürekli değişen renkler yaşamın çoksesliliğini olanca çarpıcılığıyla gözler önüne seriyordu. Ruhuna yaşama sevinci dolmuştu. “Acaba bu duyarlılık yalnızca insanlara mı özgü?” diye düşündü oturduğu yerde, “hayvanların ve bitkilerin de bazı ruh hallerinden etkilenmesi söz konusu olamaz mıydı?” Hayvan deyip önemsemediğimiz, üstünde durmaya değer vermediğimiz canlıların bir kısmında, özellikle de memelilerde duygusal tepkilerin pekâlâ olduğu, bu konuda hemcinslerinden sanıldığı kadar uzakta, farklı bir konumda olmadıkları hemen aklına geldi.

Artık batmış olan güneşin son kızıllıklarını ve gökte göz kırpmaya başlayan yıldızları daha iyi görebilmek için ayağa kalktığında o ana kadar bilincine ulaşamamış olan önemli bir yaşam ayrıntısını sezdi.

Sevinç, üzüntü, coşku, kırgınlık, korku ve daha bu türden sözlerle doğrudan anlatılamayacak duyarlılıklar evrenine insan yalnızca gözleriyle görebildiği, kulaklarıyla duyabildiği ve sınırlı algılama olanakları içinde aklıyla kavrayabildiği ölçüde girebiliyor ve bu sınırın dışındaki sessiz canlılığa kör kalıyordu.

Ayağa kalktı, evden çıkıp bahçeye indi. Dışarı çıkar çıkmaz sadık dostu onu çimenlerin üstünde karşıladı, kuyruğunu sallayıp heyecanla havlıyordu. Evet, gülmüyordu, ama gözleri, hareketlerinin kıpır kıpırlığı onun sevincini kelimelere gerek kalmadan gösteriyordu. Birbirlerinden uzun süre ayrı kalmış iki dost gibi hasret giderirlerken o, bahçedeki ağaçlara, renkli çiçeklere ve otlara alıcı gözle bakmaya başlamıştı. Bitkilerin gizli dünyası üzerine o zamana kadar bir şey duymamıştı, ama sezgisi, onun kafasında bir takım soruların doğmasına yol açtı. Neydi bir ağaç, bir dal, bir çiçek? Gerçekten ot gibi mi yaşıyorlardı, bir duvardan farkları yok muydu? Yoksa bu yalnızca bir yanılgı, gördüklerimizin bizi körleştirmesi miydi?

Bu soruları çoğaltarak eski bir önyargının temellerini sarsmaya başlarken bakışları gökteki bir yıldıza kaydı. Yıldızın anîden göz alıcı bir parlaklığa ulaşması ve eski durumuna dönmesi çok kısa bir zaman almıştı ki, bu yaşantı onun gözlerini açtı, yaşamının dönüm noktası oldu. Birden içini bahçedeki ağaçlardan geldiğini sezdiği bir coşku kapladı, sanki onlar da bu duygunun farkına varmışlardı. Gözlerini onların üzerine çevirdiği zaman şaşkınlık ve hayranlıktan nerdeyse donakalacaktı: Ağaçların çevresinde canlı renklerden oluşan parlak haleler ışıldıyordu, çiçekler, otlar, tüm yeşiller sanki o ana kadar olan suskunluklarından uyanıyorlarmış gibi bir renk cümbüşüne büründüler. Onların, yaşamı simgeleyen tüm duygularını içinde duyuyordu. Üzüntülerine, sevinçlerine, acılarına, hoşnutluklarına, umutsuzluklarına, coşkularına ve betimlenemez tüm duygu değişimlerine duyarsız değildi artık. Bahçenin her yanından fışkıran canlılığın içinden geçerek eve döndü. Evdeki bitkiler de onunla iletişim kurdular. Hepsi olduklarından daha canlı görünüyordu. O, görüntü ayrılıklarını bir kenara bırakarak her canlıda olan ortak öze varmış, yaşamla bütünleşmiş, yaşamı farklı ve daha geniş bir boyuttan gören ender insanlardan olmuştu.

       İstanbul, 1986

 
Sayfa Başı

 

haber

 

Şu An Her Zamandır

Varoluşun ne zaman başladığını biliyor musunuz? Geçmiş ve geleceğin niteliğini sorguladınız mı? Zamanın doğası nedir, acaba? İşte, size varoluşun temel bilmecesi...

İnsanoğlu yeteneklidir, hep yeni yanıtlar bulup yaratır, çünkü düşünür, Peki, ya soru işaretlerinin sonu gelir mi? İşte, bu da varoluş dansının içinde insanın umutsuzca oynadığı oyundur. Yine de olumlu bir yani vardır bu oyunun: Yanıt bulamayan sorular insan zekâsının sınırlarını ortaya çıkarır. Biliş bilemediği yerde durur.

Peki, yalnızca zekâ mı var, sezgiye, anlık bilişe ne oldu?

Bir varmış, bir yokmuş. Varoluşun dansı bu, ne zaman başlayıp ne zaman bittiğini bilen yok, ama üzerine anlatılacak çok...

Dans edenler mi? İşte rüzgâr, işte ırmak, işte dağ ve orman, işte gelincik ve kelebek, işte gök, yer ve insan, işte güneş ışığı. Hepsi iç içe, sarmaş dolaş, birleşip ayrılıyorlar ve yeniden kucaklaşıyorlar.

Bazen dans edenlerin kıpırtısız ve dingin olduklarını görürüz. Su kenarındaki bir taşın üzerine oturmuş, adeta heykelleşmiş kurbağa, gözlerini kapayıp büzüşmüşçesine oturan kedi, zamana kök salan çınar ve diğerleri... Sanki hareketin kaynağını hareketsizlikte, akar görünen zamanın kaynağını tam şu anda ararlar.

Çınar gibi diğer ağaçlar da geçmiş dediğimiz zamanın sessiz tanıklarıdırlar. Çok doğum, ölüm, çok büyüme ve çürüme görmüşlerdir. Birçok cana esin kaynağı olmuşlardır. Uzun ömür ve görkemleri onları bazı canların gözünde ululaştırmıştır.

Dansın çekici büyüsüne kapılan canlardan biri günün birinde aradığı yanıtı bulmaya karar verir. Bir servinin önünde oturur ve ağacı izlemeye koyulur. Önce toprağa, gövdenin çıktığı alana bakar; göremediği kökleri canlandırır zihninde. Gövdeyi izleyip dallara ulaşır. Dallar aynı gövdeden çıkmalarına karşın ayrılmakta ve değişik biçimlere bürünmektedirler. Dallarda sayısız yaprak vardır; birbirlerine benzer olmalarına karşın bin bir ayrı kişilik göstermektedirler.

Can izlediği sırayı tersine çevirir: Yapraklara dallarda, dallar gövdede bir araya gelirler. Anlar ki, bu bin bir yaprak ve dal, ağacın bu dansı aslında tek bir şeyden, gövdeden çıkıyor; aslında kök de, gövde de, dallar da aynı varlık... Dansın büyüsünü sezer gibi olur.

Bu kez de, anladığı gerçeğin kendi yaratısı mı, yoksa bağımsız bir dış görüntü mü olduğu sorusu takılır aklına. Hâlâ gözlemci ile gözlenen arasında bir kopukluk vardır. Ağacın birliği ile hiçbir bağlantı kuramaz. Biraz önce içine doğan sezgi onu rahatsız etmektedir: Kendisi de aynı dans içindeyse aynı kökenden olmaz mı?

Can kendini yol ayrımında bulur. Sonunda, zihninin yaratısı olan bağlantısız ve kopuk varlıklar düşüncesine bir son verip bütünleşmenin yolunu tutar.

Oturur ve eylemsiz kalır. Yalnızca soluma, çevre sessizliği, bedeninin, kanının, yüreğinin minik gürültüsü... O anda ne geçmiş var, ne gelecek, yalnızca önünde duran ağacın yalınlığı ve şu anda oluşu... Dikkatini sürekli kıpırdayan ağaca yöneltir, uzun süre dal ve yapraklarının rüzgârla oynadığını ve tohumlarını attığını izler. Ağır ağır ilerleyen bir değişmenin eşiğine gelir ağaç, hareketleri cansızlaşmaya başlar. Yapraklar sararıp solmaya, gövde de yaşlanmaya yüz tutar. Durgunlaşmayı bozulma ve çürüme izler. Ağaç toprağa karışır, yok olmuştur. Ancak bu son değildir. Biraz önce yaşamda olan ağacın tohumlarından biri dansa katılır ve toprağın bağrından yeni bir can fışkırır. Hızla büyür, dallanıp budaklanır. Kısa ömürlü bir görkemin ardından solup yine toprak olur. Hız canın başını döndürmüştür, gördüklerinde ne kalıcılık vardır, ne de kararlılık. Belli belirsiz bir korkuyla izlemeyi sürdürür. Olayların akışı daha da hızlanır. Canlanma çürümeyi, çürüme canlanmayı izler. Birden, akar görünen zaman esneyerek açılır. Geçmiş ve gelecek, canlanma ve çürüme içiçe geçerek kucaklaşırlar. Bütün varoluş şu ana sığar. Ağaç cana her yüzünü tek bir anda, artık akmayan bir zamanda gösterir. Eşsiz ve çarpıcı bir deneyimdir bu, can için.

Yoluna yaşlı bir can çıkar. Ak sakallı, elinde asası, gülen bir yüzle yanına yaklaşır. Kısa bir süre gözlerine bakar. “Daha yakından bak!” diyerek adımlamayı sürdürür ve zamansızlıkta yitip gider.

Can zihnindeki bütün kıpırtı ve dalgalanmaları silip atar. Tümüyle duru ve dingin bir algılama ile yeniden bakar ulu ağaca. O ise bir görünüp bir kaybolmaktadır, bir vardır, bir yoktur; varlığı bir gizli güç gibidir, kendini her zaman belli etmez. Varlıklar bir yandan göçüp giderken bir yandan da varoluş sahnesinde yeniden biçimlenirler. Can bu kez de tüm varoluşun ardındaki boşluğu farkeder, bütün canlıların geldiği boşluğu... Ancak, bu boşluk çözücü olduğu gibi yaratıcıdır da. Bütün dans çözülüp ona geri dönmekte ve yine ondan çıkıp canlanmaktadır, o sanki varoluşun görünmez rahmi ve celladıdır. Can birden o yaşlıyı anımsar. Yüreği sevecenlikle dolar. Onun iletisini düşünürken omzuna dostça bir elin değdiğini farkeder.

Döndüğünde gördüğü yüz aynıdır. Yaşlıyı selâmlar. O da canı ve yolunu... Can soran bakışlarını ona yöneltir. Yaşlının gülümser yüzünden yeni bir ses çıkar: “Daha da yakından bak!” Yaşlı ayrılır.

Gördükleri ve kavradıkları az değildir, buraya kadar değinilmeye değer bir sabır ve çaba göstermiştir. Daha yakından nasıl bakacaktır, bunu bilemez. Uzun süre düşünür ve bir çıkar yol bulamaz. Belki de bu çıkmaz ona bilmeden yolu açar.

Can dansetmeyi sonlandırır. Zihnini yine boşaltıp kendini dansın akışına bırakır. Bir an bir sezgi parlar içinde. Gözlediği ağaç, diş dünya ben ayrımı silinir. Evrensel bilincin içinde erir ve görür ki, güneşin, aydınlık ve karanlığın ötesinde bir gölge vardır. Uzayın sınırlarını aştığı için hem anlatılmaz bir küçüklükte, hem de sinirsiz bir büyüklüktedir; zamanın ötesinde olduğu için ne başlangıcı vardır, ne de bitimi; biçimi olmasa da bütün biçimlerin anası, rengi olmasa da bütün renklerin kaynağı, dingin almasına karşın bütün eylemlerin çıkış noktası odur. Bütün sinirli varlıklar onun sınırsızlığından çıkıp yine ona dönmektedir.

Gölge titreşmektedir. Siyahla beyazın, uzakla yakinin, uçurumla dağın, ileri ile gerinin, gökle yerin, dişi ile erkeğin dansını sergilemektedir. Uzlaşmaz görünenleri birbirine çeken ve dönüştüren bir danstır bu.

Can, parçası ve çocuğu olduğu olduğu gölgenin kaynağını arar, boş yere... Gölgenin, dansın kendi aksi ve kaynağı olduğunu sezer; gölge, doğurduğu dansın özüne dönüşü, kendi üzerindeki izidir. Bu yüzden dansın parçası olan hiçbir görüntü, bağımsız kişilik yanılgısı taşıdığı sürece bu gölgeye erişemez.

Can derin yanılgı uykusundan uyanır. Yeniden alışıldık bilinç durumuna geldiğinde gülmeye başlar, ardından kahkahalar yükselir. Eski dünya görüşü ile henüz kavradığı gerçeklik arasındaki uçurumu anlatan kahkahalardır bunlar. Artık onun gözünde ne kendisinin, ne selvinin, ne dünyanın ve ne de yaşlının farklı bir yeri vardır. Ne var ki, büyücü zaman oyununu oynamış ve gölge ile görüntüler evreni arasına bir sis perdesi çekerek gözleri kör eden yanılgılar dünyasını yaratmıştır. Can, işte bu yüzden önceleri, yaşamı birbirinden kopuk kimlikler biçiminde algılamış ve bölünmüşlüğü yaşamıştır; aslında hepsinin gölgesi aynıdır. Ancak yalancının mumu uzun süre yanamamıştır: Görüntüler geçicidir, doğar, gelişir ve yine sis perdesinin ardında yok olurlar. Zaman, görüntüleri sürekli hareket ettirmesine karşın hiçbirine kalıcı bir kimlik verememiştir, çünkü hepsi de geçmiş ve gelecek aldatmacasının bir ürünüdür, bir yanılsamadır. Gerçeklik, anca zamanın verdiği tek ipucu olan 'şu an'da, tam yaşanılan anda üzerine çöken karanlıktan sıyrılmış ve gizini açığa vurmuştur.

Can yine o yaşlıyı düşünür. Ne kadar etkili bir deneyim yaşatmıştır ona! Nasıl olup da karşısına çıktığını merak eder, onu yine görüp konuşmak ister. Yaşlı çağrıldığını sanki duymuştur, çıkar gelir. Karşılaşırlar. Can selâm verir ve hemen atılır:

“Usta, uyandırdığın için sana minnettarım. Ancak izin verirsen bazı sorularım olacak.” Yaşlının dinlediğini görünce konuşmasını sürdürür: “Niye beni seçtin?”

“Seni tanıyorum, duygu ve düşüncelerini biliyorum, yoluna çıktım, çünkü dans bizi bir araya getirdi.”

Can hemen farkına varır: “Tabiî ya, biz hep aynı okyanusta yüzmüyor muyuz ki?”

Usta gülerek onaylar ve asasıyla yere bir daire çizer. Ardından daire üzerindeki bir noktaya asasını saplayarak döner: “Gördüğünü anımsa, biz aslında “o”yuz.”

Can buraya kadar ustanın iletisini kavramıştır. Yalnız hâlâ anlamadığı bir şey vardır. Biraz çekinerek yaşlıya son kez sorar: “Merakımı bağışla usta, dans, zaman ve “o”nun bağlantısı nedir, acaba?”

Usta asasını iki eliyle kavrar ve cana uzatır. Can asayı alır, şaşkındır. Usta uzaklaşmaya başlar. Elini onu çağırmak istercesine kaldırıp seslenecek gibi olurken anlar ki, bu onun son yanıtıdır. Girişiminden vazgeçerek asayı incelemeye koyulur. Üzerinde oyma bir yazı vardır. Sütunlar halinde iki dörtlük okur can, beklediği yanıtı fazlasıyla almıştır. Son uyanışı ile birlikte derin bir soluk alarak var gücüyle haykırır.

Dans başlamadı ki, bitsin,
Zaman doğmadı ki, aksın.
İki kardeş de yaşam bulur,
“O” eylemde olmaya görsün.

Bir vardır, bir yoktur;
Aldatıcı dünya bir yoldur.
Zamanın oyununu görenler
“O”na dönüp sonsuzu bulur.

       İstanbul, 1992 Nisan

 
Sayfa Başı

 

haber

 

Suyun Bitimsiz Öyküsü

Bilirsiniz, yüksek dağların buzullarla kaplı dorukları denizlere, okyanuslara kadar giden akarsuların beşikleridir; cılız dereleri de, azgın ırmakları da onlar doğurur. Ama her şey buzullarla başlamaz, çünkü bulutlarda gizlenen su onlara analık eder. Suyla her yerde karşılaşırsınız. Nereden gelip nereye gittiğini merak edecek olursanız, başını ve sonunu göremezsiniz.

Gözlerseniz sırlarını size de açar su, cömerttir.

Onun bin bir öyküsünden birisi karlı dağların eteklerinde yine sahneleniyor.

Sisli buzul tepelerinin ardından küçük kollar halinde doğuyor, alçaklara doğru yosunlu kayaların üzerinden akarken sabah güneşinin ışınlarını yansıtıyordu. Küçük yataklarda duru ve dingin akarken hiç de çekinilecek bir varlık değildi. Yeryüzünün oyuk ve çukurlarını izleyerek kendisine en kolay gelen yolu seçiyordu.

Ortam az yeşilli, çok kayalıydı, yalnız fazla çukur ve tepe yoktu. Su bu yüzden yükseklerdeki yolculuğunu zorlanmadan sürdürebildi. Kollar görece büyük yataklarda birleşmeye başladılar. Önceleri çekingen akan su yavaş yavaş küçük taş parçalarını kıpırdatıp hareket ettirmeye başladı. Yatağı daha derin, yolu daha kıvrımlı oldu. Arazi yer yer ağaçlandı, çukurlar ve tepeler gözüktü. Yükseklerde toplanan kollar hızla aşağı havzalara yöneldiler. Su dökülürken çevreye sıçrıyor, damlalar saçılıyordu. Aktığı çukurların oylumunu doldurdu, biçimini aldı, ama hiç başkaldırmadı. Sert kayaların önünde hep umarsızca eğilerek yolunu değiştirdi, baskın ve etken olma adına bir iddiası olamaz gibiydi. Maymunlar suya güldüler, onu, heybetli kayaların darbesini yiyen evcil bir yaratık gibi gördüler. Su aldırmadı bile, yoluna devam etti. Biraz ileride yeni bir buluşma yeri vardı. Orada da başka kollar toplanarak diğerleriyle birleşiyorlardı.

Buluşmalar onu daha büyüttü, hızını arttırdı; artık davranışları değişiyordu. Büyük dönemeçlerden geçerken görkemli hareketlerle kıvrılıyor, yol alırken irili ufaklı taş ve toprak parçalarını, bitkileri ve kuru dalları sürüklüyordu. Tedirginlik veren bir varlık olmaya başlamıştı. Uzaklardan gelip buluşan kollar yüksek bir havzadan bakıldığı zaman bir amaç için toplanmış gibi görünüyordu. Zengin kaynaklarla beslenen ırmak yöredeki derin bir yarin eşiğine vardı. Durdurulamayan varlığıyla boşluğa fırladı, kükreyerek dökülmeye koyuldu. En aşağıda baş döndüren bir hareketlilik vardı. Su, kaynarcasına bir çalkalanma içindeydi, coşmuştu. Çarptığı zemini bombardımana tutar gibi dövüp oyuyordu. Bu koca çağlayan bölgede yaşayan canlılar arasında korku yaratırdı. Yerliler ona tapar ve adak verirler, ona ruhanî bir kişilik yükledikleri için korkuyla karışık bir saygı duyarlardı. Bu uğultu, bu görkem onları hep ürkütürdü. Ama su herhangi bir şeye kızmış değildi, kimseyle bir sürtüşmesi, bir alıp veremediği yoktu. Zaten, yerliler kendisine gösterdikleri saygıda kusur etseler ya da adak vermeseler bile o bunu hiçbir zaman kişilik sorunu yapmazdı. Bu tür hesapları düşünmeden aşındırmayı ve parçalamayı sürdürerek yol aldı.

Büyük bir düzlüğe ulaştı, dolambaçlı bir yatağa yöneldi. Kıvrıla kıvrıla yol alıyordu, hâlâ güçlüydü. Ufaladığı taş ve toprak parçaları ile yatağını daha da aşındırarak derinleştirdi. Buzulların eridiği yükseklerde akan dere ile aralarında hiçbir yakınlık kalmadı; oradan çıkıp gelmiş olmasına karşın onun duruluğu ve temizliğinden en küçük bir iz bile taşımıyordu, tümüyle değişmişti. Önüne gelen engellere kuvvetle çarpıyor, onları dövüyor, parçalıyordu. Kapıldığı coşku onu iyice bulanıklaştırdı.

Bölge sakinlerinin gözünde bir korku anıtıydı artık. Ovada hüküm süren canlılar kendilerine gözdağı veren bu ırmağın huzursuz kıyısından uzak dururlardı. Hırçın ırmak saldırgan bir savaşçı gibi ilerledi.

Ama her savaşçı gibi o da yorulmaktan kaçamadı: Birlikte sürüklediği taş, toprak ona artık ağır geliyordu. Kastettiği uzun yol boyunca yatağın dibindeki iri kayalar suyu yavaşlattı. Yükü iyice ağırlaşınca tortularını dibe bırakmaya başladı. Biraz gerilerde gözleri korkuturken burada değişmeye yüz tuttu, yeniden dingin ve uysal bir varlığa döndü. Bir önceki kimliğinden hiçbir iz bırakmadı, çünkü anılma çabası içinde olmamıştı hiç.

Önünde bir delta vardı. Burası ırmağın kollara ayrıldığı, bolluğun hüküm sürdüğü bir havzaydı. Su taşıdığı verimli toprakları buraya kadar getirir ve bırakırdı, aynı o eski saldırganlığını bırakması gibi. İyi haberleri vardı bu kez: Bolluk, verim, gönenç, yaşam gücü. Su hem toprağın canlılarına yaşam veriyor, hem de bazı yerlerde tarım alanlarına yönlendirilmeye olanak tanıyordu. Toprak verimlilikten payını almış ve yemyeşil olmuştu, yeteri kadar orman da vardı, tarım alanı da. Irmakta yaşayan canlılar yiyecek bulmak, çiftleşmek, doğurmak ve yavrularını büyütmek için buraya gelirlerdi. Bölgede zengin bir canlı dokunun göze çarpması ve sakinlerin suya büyük sevgi beslemesi hiç de şaşılacak bir şey değildi. Ürün kaldırma zamanı köyde bayram yapılır, ırmağın kıyısına gidilir ve yörenin en güzel çiçekleri törenle kendisine sunulurdu. Çoğu çiftçilikle geçinen yöre sakinleri kendisine ve toprağa her yeri geldiğinde sevgilerini sunarlardı.

Su bu bölgedeki bütün canlıların gönlünde taht kurmuştu. Oralarda ondan değerlisi yoktu. Ama sevgi, ilgi ya da ödül gibi bir beklentisi olmaksızın aktı o; aktı ve besledi, aktı ve yaşam verdi, aktı ve sevindirdi, aktı ve umut oldu. Aktı ve geçti su.

Şimdi görece sığ bir yatakta yol alıyordu. Kıyıda üzerini gölgeleyen ağaçlar yoktu, çevrede bodur bitkiler yaşıyordu. Güneş ırmağın derin yerlerini aydınlatır oldu, ısıttıkça hafifledi, karşı koymayıp ırmaktan ayrılmaya ve uçmaya başladı. Artık gökyüzüne doğru yükseliyordu. Havaya yayılarak daha ele gelmez ve daha gizli bir varlık olmuştu. Ancak onun da bir yaşam alanı vardı, gidebileceği yerler sinirliydi. Yükseklerde biraz ağırlaştığı zaman kümeler halinde toplanıp duruyor ve kendini rüzgâra bırakıyordu. Hiçbir niyeti olmaksızın zaman güneşin yolunu kesip toprağı ve denizi gölgeleyebiliyordu. Soğuk havayla çarpışması varlığını değiştirir ve onu yeryüzüne geri döndürürdü, bazen issiz alanlara ya da yüksek tepelere, bazen köy ve kasabalara, bazen de okyanuslara düşerdi, bazen irili ufaklı damlacıklar, bazen de olağanüstü güzellikte ve hiçbiri bir diğerinin eşi olmayan milyarlarca kar kristali olarak. Sonsuz bir yükselme, düşme yolculuğunun parçasıydı bu.

Su her zaman yaşam veren yüzünü göstermezdi. Tanıyanlar, onun ne güçlü bir yıkıcı olduğunu çok iyi bilirler ve çekinirlerdi.

Yine bir yağmur mevsiminde bulutlar ağırlaşarak yeryüzüne geri döndüler, ama delicesine bir sağanak olarak. Su toprağı dövdü, yüzeyde oyuklar açtı, akarsuyu kabarttı, azgınlaştırdı ve iri kayaları yerinden oynattı. Yeryüzünde bilinen hiçbir gücün engelleyemeyeceği bir yıkıma girişti. Bunun geri dönüşü yoktu artık.

Yolunun üzerinde bir köy vardı, küçük, korumasız bir köy. Su alıştığı yatağı aşıp yaşam alanlarına yöneldi. Geç farkedildiği için insancıkları amansız yakaladı. Yoluna çıkan varlıkları canlı, cansız demeden yutan bir canavara dönüştü. Evleri bastı, odaları doldurdu, kimi yapıları yıktı. Daha sonra uzaklara attığı ya da canini aldığı insanları çığlıklar arasında sürükledi. Canini kurtarabilenlerin tarlasını, bağını, bahçesini yerle bir etti. Köyün hayvanları da aynı sondan kurtulamadılar. Yine bir yağmur mevsiminde beklenmeden gelen sel can aldı ve köyü yasa boğdu. Sağ kalanlar lânetlenmiş olduklarına inandılar. Su karşısında insanın içini ürperten, saygıyla karışık bir korku duydular. Üstelik bu acıyı yine yaşamamak için yağmur zamanları öncesinde ona adak vermeye başladılar.

Su, yarattığı derin korku ve kırıma karşın tutumunu değiştirmedi. Her kabarma zamanında çevreyi yıkıma uğrattı, saldırgan ve ölümcül gözüktü. Ama temelde, bazı inançlarda yaşatılan bir ölüm tanrısının davranışına eş bir yıkıcılık değildi onunki, ne öfkeleniyor, ne öç alıyor, ne de cezalandırıyordu. Aslında suyun yaptığı, kişisel herhangi bir hesaplaşmaya girişmeksizin yalnızca parçası olduğu bilinci izlemekti. Ne var ki, çoğu insanoğlu onun dilini anlayamadı.

Uysallıkla çukurları doldurdu, boşluklara yöneldi. Sertlik ile karşılaşırken hiç direnmedi. En yumuşak varlıktı, ama kayaları oydu, taşı, toprağı sürükledi, köy bastığı da oldu. Alçaklara doğru aktı, hafifleyerek bulut oldu; yağarak yine toprağa ve okyanusa karıştı. Başı ve sonu görünmeyen bir çevrim içinde yaşam fanusunun her yerini doldurdu. Sevindirdi, üzdü, yüreklendirdi, ürküttü, can verdi, can aldı, yüzdürdü, batırdı, taşıdı, alabora etti; yaşama beşik ve mezar oldu. Kendisine yöneltilen övgü ve sövgülere hiç aldırmadı, hiçbir şeyi gurur ve tutku konusu yapmadı. Kendi yolunda aktı ve gitti.

Ne iyilik meleği, ne de şeytandı su. Yeni doğmuş bir bebek yaradılışındaydı. Onun için insana özgü tutkulara hiç kapılmadı; gelip geçici kimliklere bürünürken direnmedi; hep karşı koymadan ve yakınmadan değişti, dönüştü; alırken de, verirken de yoluna çıkanları hiç ayırt etmedi. Başka bir şey olmaya hiç öykünmedi, her an nasıl ise öyle oldu ve öyle göründü.

Sezenler onu izlemeye koyuldular, onunla bağlantı kurmaya giriştiler. Onu anlamaları için dilini öğrenmeleri gerekti. Su, onu ele geçirip sıkı sıkı tutmaya çalışanların ellerinden akıp giderken ve üzerine düşen ayin yansısını ay sanarak yakalamaya çabalayan maymunları düş kırıklığına uğratırken görüp duymasını bilenlerin sorularını yanıtsız bırakmadı.

Kıyıya yeni ulaşanlardan biri günün birinde bir bilene sordu: “Onu nasıl anlayabilirim?”

“Benim yanıtımın sana yararı yok; bunu, su ile birlikte ‘akmaya’ başladığın zaman kendin bulacaksın.”

       İstanbul, 1992 Kasım

 
Sayfa Başı

 

'Daha Çok' Uygarlığı

Tarihin sarkacı bir uca doğru salındıktan sonra yavaşlayıp durdu. Yeni bir çağın, yeni bir uygarlığın ilk ışıklarını saçarak ters yöne doğru kıvrak bir hareketle hızlandı ve insanlığın yeni öyküsünü yazmaya koyuldu.

Bardak başlangıçta boştu. Çok alır gibi gözüküyordu. Yarısına kadar doldurdular. Bu tatmin ederdi aslında, ama “Daha yarısı boş duruyor,” dedi birisi, “iyice dolduralım!” Azar azar doldurup kullanmak yerine en kısa sürede silme doldurmayı seçtiler. Bardak sarsıldı, içindeki döküldü. Ne var ki, bakanlar uyanmadı, aksine doldurdular; hep doldurdular. Hep kayıplar oldu, bardak hep taştı ve fazlasını alamadı. Ama doldurma şehveti yol aldı.

Toprak verimliydi, boldu. “Ekelim” dedi birisi. Sürdüler ve ektiler. Zamanı gelince ürün aldılar. Yüzler güldü, ürün yetti. Aç kalan yoktu, olan herkese yetiyordu. “Başka şeyler de yetiştirelim” dedi bir diğeri. Birkaç ağacı yerinden ettiler. Ekilen toprak alanı büyüdü, ürünler çeşitlendi. Gönenç göz kamaştırdı. Biri, “Ürün daha çok, meyvalar daha büyük olsun, daha uzun sürelerle yetişsin!” dedi yine. Orman kıyımı başladı. Hayvanlar yurtlarından oldular. Toprağa daha çok vermesi için ileri teknolojiyle işkence yapılmaya başlandı. Doğal türlerin zenginliği gitti, daha fazla tarımsal ürün geldi. Ama bedeliyle birlikte: Yaşamın iç bağlantıları anlaşılamadığı için ürün hızla bozulmaya, hastalanmaya ve fire vermeye başladı. Kimyasal ilâçlar, yapay gübreler ve hormonlar uzun sürelerde etkilerini yitirdiler, ama bu sırada da toprağı iğdiş etmekten geri kalmadılar. Ürün, yaşaması için toprağın canlılığına ve diğer türlere gerek duyarken bu bağlantıyı görmezden gelenler dengeyi tarım ürünlerinin lehine bozdular ve bu uğurda toprağın canini almaya koyuldular.

Su başlangıçta temiz ve yeterliydi. Yaşamı destekliyordu. Kültürler onun kıyısında, onunla iç içe oturdular. Bol olduğu için tükenmez sandılar. Su yönlendirildi, kıraç alanlar bitek ova oldu. Kurulan değirmenleri döndürdü, çok buğday öğüttü. Temizken kullanıldı, kullanıldı, “akarsular götürür, denizler de yeterince engin!” diyerek boşaltılan atıklarla bulanmaya, kirlenmeye başladı. Kültürler büyüdükçe ona daha çok gereksinim duydular, okyanusların bile bir siniri olduğunu düşünemediler, böylece suküre dünyanın çöp tenekesi oldu. Temiz yerleri gittikçe azalınca değeri arttı, ama artık taşıdığı zehirlerle yaşamın beşiği değildi.

İlk insanlar yeryüzünde sahnelenen büyük yaşam oyununun vazgeçilmez oyuncuları olan hayvanlar ve bitkilerle barış içinde bir arada yaşarlardı. Var olmak için onlara bağlı olduklarının bilinci içindeydiler, bu yüzden onlara saygı duyarlardı. Onları, egemen olunacak bir dünya olarak değil, yaşamın temel zenginlikleri olarak görürler ve uyum içinde yaşarlardı. Ne zaman ki insanlar ve istekleri çoğaldı, ne zaman ki uygarlık, eşliğinde dünyaya egemen olma isteğini getirdi, dünya eski sakinlerine dar gelmeye başladı. Kimisi insana zararlı diye yok edildi, kimisi de insana yararlı diye harcandı. Dünyanın akciğerleri olan tropikal ormanlar hızla biçildi, okyanus memelileri soykırıma uğratıldı, soysuz amaçlara hizmet eden çeşitli deneylerde sayısız hayvanin canı yakıldı ve alındı, genel çevre kirliliği toplu ölümlere yol açtı, kalıtımbilim doğal bilincin şekillendirdiği karmaşık neden-sonuç örgüsünü incelemeksizin kendi ‘yüksek’ amaçları uğruna canlıların hücre yapılarıyla oynadı. Böylece birçok türün yitimi kaçınılmaz oldu. Doğal varlığıyla tarihin derinliklerinden çıkıp uygar çağa kadar gelen canlı hakları böylece çiğnendi. Bu, büyük bir ahmaklıktı; insanoğlu kendisine doğrudan yaşam sunan canlı dünyayı vicdani hiç sızlamadan açıkça yıkmaya girişmişti. Yine de bu kötüye kullanıma sessiz kalınmadı. Başkaldıranlar kör çoğunluğu bindikleri dalı kesmenin ölümcül sonuçlarına karşı uyardılar. Ama insan burnunun dikine giden bir düzen kurmuştu; öyle görünüyordu ki, bindiği dalı kırılma eşiğine gelene kadar kesecekti. Başka türlü aklinin başına geleceği yoktu.

Sorunların temelde farklı olduğu zamanlarda insanlar sayıca azdı. Birbirlerini iyi tanır, diş dünyanın çetin koşulları karşısında birbirlerini destekleyerek ortak hareket eder ve yaşamlarını paylaşma anlayışıyla sürdürürlerdi. Aralarında büyük anlaşmazlıklar olmazdı. Çevrelerindeki toprak, su ve yiyecek herkese yeterdi. Zaman ilerledikçe nüfus sinsi sinsi artmaya başladı. Genç kuşak yeni yerleşim alanları bulmak amacıyla yayıldı. Artık sudaki balıklar, karadaki avlar, topraktaki ürün ve ağaçtaki meyveler barış içinde bölüşülemiyordu. Aileler “O toprak senin, bu toprak benim” demeye başlayarak yaşam alanlarına sinir koydular. Bu düzenlemeler sosyal yaşamı özlenen eski durumuna getirmeye yetmedi. Herkes daha çok istedi, ama alamadı. Dayanışmaya dayalı yaşam, yerini yarışmacı yaşama bıraktı. İnsanlar birbirleri ile didişmeye ve sonunda çatışmaya başladılar. Hızla oluşan kentler uygar dünyanın yeğlenen yaşam alanları oldu. Köylerden gelen göç dalgası kentleri büyüttü. Daha çok konut yapıldı, yeni mahalleler oluşturuldu. Ormanlar geriledi. Hayvanlar yurtlarından oldu. Yeşil tepeler kelleşti. Aynı dünyayı daha çok insanın paylaşması sorun yarattı. Şayisiz soruna boğulan kentler tutsak evlerine benzemeye başladı. Bazı kültürler din, milliyetçilik ve hatta ırkçılık gibi nedenlerle “Çoğalın!” uyarısına uyarak ateşe körükle gittiler. Daha çok insan daha çok kavga yarattı, sorunun boyutları büyüdü. Tokların hemen yani başındaki açlar uygarlığın insancıllıktan ne kadar uzaklaştığını gösteren utanç anıtları oldular. Görülüyordu ki, nüfus artışının ve insanın tek yönlü isteklerinin artık önü alınmalıydı. Bununla birlikte yerküre çok büyüktü ve sayıca çok insani barındırıyordu. İnsanlığın koşusunu dizginlemek iki, üç kişinin harcı değildi. İşte bu yüzden insanlık dünyayı bir yandan etten bir duvar gibi sararken, diğer yandan da kaprisleri akil ve vicdan sınırlarının ötesine taştı.

“İleri!” dedi başkomutan, “Şu toprakları da alalım.” İmparatorluk büyüdü. Onun verimli arazileri, zengin maden yatakları, şunun kıyıları ve otlakları, bunun bağı, bahçesi derken ülke genişledi, üç kıtada boy gösterdi. Önce yükselen, gönence erişen imparatorluk ardından varlığını sürdürmekte zorlanmaya başladı. Düşünce ve isteklerde ayrılıklar doğdu. Baskın çıkmak isteyenlerin kirli oyunları huzursuzluk getirdi. Yönetmek güçleşti, içte isyanlar çıktı, dışta göz dikenlerin tehdidi arttı. Sonunda yeryüzünden hiç silinmeyecek denilen güç dayanamadı, parçalanıp gitti. Gürültü, patırtısız geçen bir süreden sonra küçük güçlerin içinden bazıları sivrildiler. Ne var ki, tarihten ders alamadıkları için yeniden en güçlü olma ve sonsuz sandıkları bir büyüme yarışına giriştiler.

İlk kavgalar taş ve sopalarla yapıldı. İnsanoğlu taşa şekil vermeyi, ardından metalleri kullanmayı öğrenince savaşlarını ok ve mızraklarla sürdürdü. Modern çağa ateşli silâhlarla girildi. Top, tüfek, tabanca eskinin mertliğini öldürdü. Toplumların birbirlerine güveni gittikçe azaldı. Topun ucunda olmadıklarını sanan birileri “Daha fazla ve daha modern silâhımız olsun!” dediler. Güçler ‘barış adına’ silâhlanmayı ve savaşmayı erdem bildiler. Derken kitle yok etme silâhları ve en korkuncu olan nükleer silâhlar savaş tarihinde ‘çığır’ açınca hiç kimsenin birbirine güveni kalmadı. Artık herkes topun ucun-daydı. Bu teknoloji en küçük bir kaçıp kurtulma olanağı bırakmıyordu, kısa sürede bile büyük uzaklıklara ölüm getirirken uzun sürede yeryüzündeki tüm yaşamı silmeyi amaçlıyordu. Ellerindekinin gücünü çok iyi bilen taraflar karşılarındakini de iyi tanıyorlar ve bu yüzden düğmeye basmaya çekiniyorlardı. Karşı çıkanlar, bu körlüğe karşı uyaranlar olduysa da insan, yarattığı bilim ve teknolojinin kıskacına girmekten kaçamadı; bu ölüm kalım sorunu bile onun doyumsuzluğunu dizginlemeye yetmedi. Savaşa bu silâhlarla girmenin akıl dışılığını kabul etmesine karşın yıldırıcı olabilmek amacıyla bu kez de elindekilerinin sayısını ve yok etme gücünü arttırdı. İnsan bilinen hiçbir devirde bu kadar büyük ateşle oynamamıştı, güç sarhoş edince sınırlarını zorlayıp sonunda neler olacağını görmek istercesine yarı bilinçle ilerledi.

Eskiden yalnızca temel gereksinmeleri karşılamak için üretilir, tüketilirdi. İnsanlar daha çok, var olmak için yaşarlar, kıtlık, yoksulluk gibi kavramları yakından tanırlar ve ellerindekinin değerini iyi bilirlerdi. Kullandıkları enerji temizdi ve atıkları yaşamı kirletmez, kısa sürede dönüşerek geldiği yere dönerdi. Doğa ile uyum içinde yaşanırdı. Kazanç hırsı insanoğlunun başını döndürmeye başladığı zaman üretim de tiyatroya dönüştü. Eskinin mal değiş tokuşu parayla, toplu varoluş ekonomisi ise kişisel maddî kazanç yönelimiyle yer değiştirdi. Dünya insanlara küçüldükçe tüccarlar mallarını uzak topraklara götürür oldular. Daha çok üretildi ve daha çok satıldı. Bu durum ticaret dünyasına göze çarpan bir hareketlilik getirdiyse de insanları daha mutlu kılamadı, çünkü para, onu alın teriyle olduğu kadar türlü yollarla kazanan insanlarla eksikliğini duyanların arasına girdi, çünkü yeni uygarlıktan eşitlik, adalet gibi beklentileri olan ve onun nelere 'kadir' olabileceğini kestiremeyen bireyler arasında yeni zenginlik ve yoksulluk kavramları yarattı, hatta tarihte zaman zaman insanları bile satın alacak kadar düştüğü de oldu. Böylece para, kendisini yaratan insanın buyurgan efendisi olma yolunda iddialı adımlar atmaya koyuldu. Derken insanlar teknolojiyi yarattılar. Teknolojinin yaşaması için daha çok enerjiye gerek duyuldu. Birileri dünyanın sınırlarını göz ardı ederek almaya girişti. Ticarete alet edilen teknoloji üretim sürecini insanlardan kısmen koparıp nihayetinde yine insan yaratısı olan makinelere yükleyince ipler kopma noktasına geldi. Enerji ve hammadde kaynakları emilircesine tüketildi, yaşam alanları çürütüldü, atıklar yeni çağın süsü oldu, üretimin kapsamı ve niceliği bilinen hiçbir devirde olmadığı kadar ileri götürüldü. Doğal ki, bu kadar nesneyi insanlara kullandırtmak bir sorundu, çünkü aslında yaşamak için bütün bunlara gerek duymuyorlardı. Daha çok üretim ve tüketim, daha çok enerji kullanımı uygar dünyanın görüntüsü olarak benimsetildi. Bu ilke yerleşince insanlara yapay gereksinmeleri benimsetmek doğal ki zor olmadı. Tiyatroda reklamların kandırmacası başladı, insanlar tam anlamıyla bir araç ve kukla oldular. Çok sayıda girişimci bunun faydasını gördü, insanların düşüncelerini yönlendirerek daha fazla kazanç elde ettiler. Kurdukları tiyatroyu yerli ve yabancı banknotlarla, hisse sentleriyle ve taşınmaz mal varlıklarıyla bezemişlerdi. Amaç insanın gereksinmelerini karşılayarak yaşamı rahatlatmak değildi, amaç para öbekleriydi, saygınlıktı, sosyal konumdu, amaç iş ve para dünyasının oyunlarından utkuyla çıkmaktı. Kıran kırana oynanan bu oyunda yenenler egolarını şişirip şişirip çatlarken yenilenler anlamı sorgulanabilecek bir hırs, kıskançlık ve üzüntü dalgasıyla kendilerini yıprattılar. Gezegendeki yaşamın yok edilmesi pahasına sürdürülen bu çılgınlık karşısında uyananlar da oldu. Ama geçerli olan, hatta kutsallığına inanılan değer yargıları yaşamı ve insani kurtarma bilincinin yeniden oluşturulmasına olanak tanımadığı için yozlaşma tırmanmayı sürdürdü.

Eskiler daha azla daha yavaş, ancak huzurlu yaşarlardı. Bugünkü kadar çok meslek yoktu. Tarım, hayvancılık, balıkçılık, terzilik, geleneksel hekimlik, nalbantlık, yapı işleri, sanat dalları ve benzerleri temel iş kollarını oluşturuyordu. Günlük yaşam az sayıda, ama uğraştıran işlerle geçip giderdi. Çok çeşit olmadığı için her şeyi yapmaya zaman vardı. İnsanların ender zamanlarda acelesi olurdu. İşler ve görevler ağır ağır yürütülür, ama hakki verilirdi, çünkü insanlar ivedilik kaygısının olmadığı bir huzur ortamında işleriyle bütünleşirlerdi. Yaşamak adına ne yapılırsa farkına varılarak ve duyumsanarak yapılırdı. Çalışma ve etkinlik ruhu o zaman buydu. Uygarlık ve onunla birlikte teknoloji geldi. Birileri “Daha çok iş türü, daha çok uzmanlık alanı!” dedi. Böylece yaşamın sözüm ona kolaylaşıp rahatlaması, düzeyinin yükselmesi ve insana daha yaraşır duruma gelmesi amacıyla yeni çalışma alanları yaşama geçirildi. Küçümsenen köy yaşamı yerini adım adım kent yaşamına bıraktı. Eski temel işlerin önemi neredeyse unutuldu, onların yerine 'saygın' meslekler gelip oturdular ve yenileri de sıraya girdiler. Sonunda “Yol biter, iş bitmez” sloganı başlarını işlerinden kaldıramayanların ağızlarından düşmez oldu. Çalışma yaşamının çeşitliliği sinirsiz kazanma eğilimiyle kol kola girince insanlar birbirlerine karşı yarıştıkları yetmiyormuş gibi zamana karşı da bir yarışa giriştiler. Yaşamın genel hızı arttırıldı, yavaşlık çağ dişi kabul edildi. İş ve eğitime konu olan etkinlikler iş dindarlarının tanımladığı sürelere gittikçe daha fazla sıkıştırıldılar, bu yetmeyince daha da hızlanmaya özendirildiler. Öğrenciler yaşamlarının baharında gözü dönmüş at örneği yarışa sokuldular, kafaları, eğitici olanlarının yanında ne amaca hizmet edeceği belli olmayan çok sayıda bilgi ile de dolduruldu. Hızlı okuma, hızlı öğrenme, hızlı çalışma, hızlı karar alma geçerlilik kazandı. Ne var ki, bununla da kalınmadı, uygar insanlar işe, eve, okula, konsere ya da tiyatroya yetişebilmek için hızlı yemeyi, hızlı giyinmeyi, hızlı hazırlanmayı ve hatta hızlı sevişmeyi alışkanlık edindiler. İşlerin çabucak bitirilmesi amacıyla yükseltilen hız ereğine varamadı, çünkü sıra hep sonraki hızlı işe geldi, çünkü hız yolcuyu yolundan çıkardı, çünkü hız yarattığı pürüzlerle işlerin bitişini geciktirdi, çünkü hız ruhsal hastalıklara davetiye çıkardı. Buna karşın uğraşılar ve etkinlikler o kadar çoğaldı ki, günün yirmileş saat, haftanın sekiz gün olması düşlendi ve uyku ile boşuna zaman yitirildiği sanıldı. Düş de olsa bununla yetinirler miydi acaba, yoksa daha fazlasını mı isterlerdi? Zamanı ve yaşamı aslında hız yaparken kaçırdıklarını anlamadıkça bu yanılgı sürecekti ve öyle de oldu. Ama acele işe hep şeytan karıştı ve alçaktan uçanları uyardı: “Yavaş ol bakalım, sınıra ulaştın!” Ne yapalım ki, şeytanin pabucunu dama atan yüksek hız tarihin akışı içinde zaman zaman insanoğlunun başını döndürmeye yeminliydi sanki.

Uygar yaşam kolaylaşacağına karmaşıklaştı. Gerçi, hak, hukuk, ticaret, sosyal hizmetler, kentler ve uluslararası yolculuklar, kitle iletişimi zamana yakışır kalıplara büründürüldüler, ne var ki, hepsi de, insanın kendine yabancılaşmasıyla ortaya çıkan bürokrasi canavarının yıkımından korunamadı. Herhangi bir kişisel ya da sosyal etkinliğe başlayacak olanlar bezdirici işlemleri göze alır oldular. Makineler gerçi rutin işlerin süresini kısalttılar, ama teknoloji eksik akıllı, kısır ekonominin emriyle piyasaya hep yeni modeller sürdükçe onları kullanabilmek için öğrenilecek yönergelerin ardı arkası kesilmedi; sürekli öğrenme süreci hep zaman aldı ve neredeyse hiçbir dizgeye tam olarak alışılamadı. Birileri “Makinelerin şayisi ve türü artsın!” dedi. Buyruk yerine getirildi ve daha çok üretim, daha çok makineleşme uygulamada daha fazla sorun getirdi. Birileri daha çok gazete, dergi, daha çok radyo ve televizyon kanalı, daha çok ve çeşitli kitle iletişim aracı olmasına karar verdi. Hızla karmaşıklaşan bildirişim ağı insanın zihnini ve ruhunu allak bullak etti. Ama bunda da bir tutarlılık vardı: Kitleler nasıl etkilenecekti, neye inanacağı, neyi, ne kadar tüketeceği, nasıl yaşayacağı gibi konularda nasıl yönlen-dirilecekti? Doğal ki, tencere yuvarlandı, kapağını buldu. Bunun sonuçlarından birisi de kişinin özel yaşamının bastırılması, özgür seçimin ortadan kaldırılmasıydı. Geriye, kala kala koyun güdüsü kalıyordu. İnsanlar bu kadar kalabalık topluluklar halinde yaşadıklarına göre bu güdü tam anlamıyla çekilecek bir dizgindi. Daha bireysel kazanma ve sivrilme hakkı, daha çok yetki ve sorumluluk, daha çok kısıtlama ve yasaklama, kısacası daha ayrıntılı ve uygar yaşam kanunların kabarmasına yol açtı, çünkü kapsamı genişleyen ve taşınamayacak kadar ağırlaşan özgürlükler birbirleriyle çatışmaya başladı, çünkü yetkiler her zaman ara bulmak, birleştirmek amacıyla kullanılmadı, sorumluluklar taşınıp taşınamayacaklarına bakılmaksızın yaratılıp dağıtıldı ve hepsinin gereği yapılamadı, çünkü yasaklanan etkinliklerin çekiciliği arttı, çünkü insan ayrıntılı yaşama tam uyum gösteremedi. Böylece suçlar çoğaldı. Suçlar çoğaldıkça kanunlar yapıldı. Kanunlar yapıldıkça yolsuzlar ve yolsuzluklar arttı. Çıkmaz sokağa girdiklerini fark edip seslerini daha yalın bir yaşam için çıkaranlar yine azınlıktaydı. Değişim, kitle bilinçlenmesinin desteğine gerek duyduğu, ama henüz o olgunluk düzeyine varamadığı için yaşam bir kargaşa yumağı oldu, çıktı.

Eski uygarlıkların da parlak dönemi oldu, ancak yeniler olgunlaştırarak geleceğe aktarmayı başaramadılar. Yeni ‘parlak’ uygarlık eskinin bilgeliklerini boş inançlar olarak görüp elinin tersiyle silip attı. İnsanoğlunun tarih içinde yakalayabildiği çeşitli gerçekler uygarlık mozaiğinde yerlerini alacaklarına sorumsuzca terk edildiler. Eskiyi olgunlaştırmayı beceremeyen toy yenilikçiler “Daha çağdaş, daha akılcı, daha bilimsel olalım” dediler. Yüzyıllardır uygarlıkların yaratıcı ve devindirici gücü olan sezgiyi bu uğurda bir kalemde kara listeye alarak yerine yenilik adına salt akli koyunca sanki geçmişe sünger çektiler. Gerçek, doğal ortamından uzaklaştırıldı; laboratuara taşınarak bölünüp parçalandı, çerçevelendirildi ve nedense anca bu şekilde incelendi. Nitelik yönü fazla dikkate alınmadı, nicelik yönü tanrılaştırıldı. Birileri daha nicelik istedi. Nesnelerin değeri ve miktarı sayılarla anlatıldı. Bitkiler, hayvanlar, insanlar, su, toprak, hava sayıldı ve ölçüldü, hatta birçoğu parayla işlem gördü. Birileri evrenin matematik, Tanrı’nın da matematikçi olduğu öne sürecek kadar ileri gittiler. Bilim, yeni çağın insanına nasıl olduysa o zamana kadar tanımlanamamış Tanrı’yı yalnızca diş araçlarla betimleme yürekliliği verdi. Öznellik küçümsendi, belirsizlikten kaçınıldı, nesnellik göklere çıkarıldı ve her şey denetim altına alınmaya çalışıldı. Halbuki gerçeği kavrarken öznellik ve belirsizlikten kaçılamayacağını ortaya koyan yine bilim oldu. Eskinin bilgeliğinden bulaşıcı hastalıktan kaçar gibi kaçan insan yeni ölçüler ve değer yargıları yarattı; ancak bunlar, bilimsel olmak adına insancıl değerlerden öyle uzak tutuldu ki, getirdiği göz boyayan, ama amacına ulaşamayan kof gönenç temelde önemli şeylerin, eskiden çok iyi bilinen, ama zamanla silikleşerek yalnızca çok az kişinin zihninde ve yüreğinde eski anılarıyla kalan bazı şeylerin eksikliğini duyumsattı. Öz yapısını henüz yitirmemiş bu azınlık diğerlerini uyarmak istedi. Ama yapacak fazla bir şey yoktu, çünkü anca insanın içinde olan bir şey uyandırılabilirdi. Kaç kişi daha bu değerli gücü taşıyordu? İlk adımlar bu gücü taşıyanlarca atıldıysa da kitleler bildiklerini sandıkları yolda yürüdüler.

Bir zamanlar insanlar daha arı dillerle, belki de tek bir dille, dünya diliyle anlaşırlardı. Dil, çağın uygarlığının gerektirdiği kadar iletişim biçimi içeriyordu. İletişim ağının büyük olması gerekmiyordu, çünkü yaşam insanların temel gereksinmelerini zaten karşılıyor ve onları doyurarak mutlu ediyordu. Bilim alanında sözlü öğretime pek ağırlık verilmez, daha çok gözlem yaptırılır ve öğrencilere, varoluşu kişisel yolla algılayıp kavrama olanağı verilirdi, çünkü insan yaratısı olan dilin kendi düz mantığıyla gerçeği olanca yalınlığı içinde kavramada yetersiz kaldığı bilindiğinden doğal olaylara ağırlıklı olarak sezgiyle yaklaşılırdı. Çözümleyici akil yalnızca bazı uygulamalarda işe yarardı. İnsanlar yeni çağlar, kapsamlı uygarlıklar, çeşitli yaşam biçimleri yarattılar. Yaşam o eski öznel yanını yitirmiş gibiydi. Kelime dağarcıkları arttı. Artık neredeyse tümüyle nesnel bir yapıya ve bindir farklı kimliğe büründürülen gerçeklik kişiden kişiye sözcüklerle aktarılır oldu. İnsanlar bilim ve düşünce tarihini kavramsal kargaşaya yol açan bindir sözcükle doldurdular. Yaşamı çözümlemeci bakışla daha boyutlu anlatma inatçılığı uzmanlık alanlarının ve Terimcilimin doğmasına yol açtı. İnsan gruplarının arasındaki iletişim yavaşladı. Daha çok kelime içeren diller yüceltildi, görece az sözcükle konuşup yazışarak anlaşan diller aşağılanarak ‘uygar’ olanlara özendirildi. Kendi doğal yaşamını sürdürmekte direnen diller kelime zengini olanlarının etki ve baskısı altında kaldılar. Uygarlık ve kültür mozaiği oluşturmada dilin anlamlı bir yeri olmalıydı, ama o, insanları hem birbirlerine hem de yaşama yabancılaştırdı ve kültürel anlatım zenginliklerini tornadan çıkmışçasına tekdüzeleştirmeye koyuldu.

Dolup taşan bardakların sayısı arttı. İlk doldurulanlar çatlamaya başladı. Birileri “Daha fazla bardak olsun!” dedi. Yenilerini yaptılar, doldurdukça onlar da kirildi. Daha çok yaptılar. Ama boşuna... Daha çok su taştı, kırılmalar arttı, çatlaklar inanılmaz bir hızla son bardağa doğru ilerledi. Yalnızca birkaç kişi geç de olsa karar değiştirip bardak sayısını azaltmaya koyuldu. Suyu daha az doldurdular, yalnızca boşaldıkça doldurdular. Ellerindeki bardaklar sağlam kalıp uzun süre kullanıldılar. Kazasız belâsız su taşındı, alınıp verildi. Küçük ölçekte alınan sonuç görkemliydi. Ne yazık ki, zaman bardak taşıranların zamanıydı, onlar dünyanın düzeninin gökten zembille inmiş gibi böyle olduğuna kendilerini inandırmışlardı bir kez. Azla yetinenler, ölçülü olanlar bardak ve su düşmanı damgası yediler. Artık kırılma sırası son bardaktaydı, çöküş de kapıda.

Ne yaptılar bu insanlar, ne yaptılar bu dünyaya? Niye bu kadar özendiler hızla değişmeye? Ne bardaklar, ne taşan su, ne de şehvetle doldurmayı sürdürenler hiçbir şey öğretemedi mi? Bardaklar taşırıla taşırıla daha ne kadar sağlam kalabilirdi? Gittikçe daha çok taşırılan su daha ne kadar süre insanlara yetecekti? Dolduranların bardak ve sudan yoksun kalacağı gün gelip çatınca neler olacaktı? Acaba farkına varılıp da aldırılmayan temel bir sorun mu vardı, yoksa ne olduğu bile tam anlaşılamayan bir hastalık mı dolaşıyordu yeni çağda?

Yeni çağ tamamen sorunlu ve hastalıklı olmamış, yeni bir anlayış, yeni düzenlemeler ve yeni bir yaşam getirmiş, kültür mozaiğini yeni anlayışlarla donatmış, bu anlayışları uygulamaya geçirip ilerletmiş ve eskinin bazı sorunlarını çözmüştü. Ancak yeni çağ olgunluk zamanında yalnızca kendi bildiği yoldan yürüdü, oldukça emin ve büyük adımlarla yürüdü, yoluna çıkan yabancılarla bağlantı kurmaya çoğunlukla yanaşmadı ve onları ezdi, geçti. Uygarlık kurarken eskilerin hatalarına düşmekten özenle kaçındı. Yeni çağın gösterdiği bu özen aslında eski uygarlıklara duyduğu tepkiydi. Ne olursa olsun, hatalardan kaçayım derken eskinin doğrularını da, bilgi birikimini de ıskalayıp kaçırdı. Yeni çağın eleştirmen insani başlattığı büyük boyutlu girişimlerin sonuçlarını göremedi, anlaşılan iyi bir gözlemci değildi, ya da belki görebildiği kadarını umursadı da, sonuçlarına katlanmaya razı oldu. Sonunda sorunlu, sıkıntılı zamanlar gelip çattı. Çözümler üzerinde çok düşünüldü, konuşuldu, çok şey öne sürüldü. Çok sayıda ayrıntı irdelenirken temel konular da tartışmaya açıldı. Ama tartışılsın, tartışılmasın gerçek değişmiyordu. Gerçeğin değişken ve dönüşümlü doğası kendini yaşamın her alanında gösteriyor ve görebilenleri uyarıyordu. Tarihin sarkacı dünyanın başlangıcından beri hep bir o yana, bir bu yana şalinmiş, eğilimler doyuma ulaşıp zamanlarını doldurduklarında dönüm noktalarına vararak yenilerine yol vermişlerdi. Her eğilim bir sonrakinin tohumunu zamanı gelince filizlendirmek üzere içinde taşıyordu. Sarkaç hâlâ aynı şekilde salınıyorken kalkıp da onun davranışını açgözlülükle değiştirmeye yeltenmek, onu sürekli bir yöne doğru hızlandırmaya ve hatta yavaşlayıp durmasını engelleyerek hırsla aynı yöne doğru daha fazla salındırmaya çabalamak, hepimizin ve her şeyin içine kök salmış düzenin karşısına çıkmak olmayacak mıydı? Öyle görünüyordu ki, çoğunluğun seçimi de hâlâ bu yöndeydi. Ancak ne yapılırsa yapılsın, sarkaç yolunu bulacak ve zamanını doldurmak üzere olan ‘çağdaşlığın’ içinden yeni bir çağı filizlendirecekti, çünkü çağlar da şimdiye kadar hep değişerek gelmişti. Öyle ya da böyle bir enkaz yerini bir bebeğe bırakacaktı, ama darbeli ve anî bir yıkımla, ama yumuşak ve pürüzsüz bir geçişle... Yalnızca bu kadarı sarkaca tümüyle hâkim olabileceğini sanan insanoğluna kalıyordu.

Son bardağı kurtarmaya çalışan yürekli insanların umutlu bekleyişi içinde tarihin sarkacı ‘daha çok’ uygarlığının dönüm noktasına doğru ağır ağır ilerledi.

       İstanbul, 1992 Aralık

 
Sayfa Başı

 

haber

 

Eskiden

Bir anı derlemesinden...

Çocukluğum yoğun bir hayvan sevgisinin içinde geçti, kedi ve köpekleri gördüğüm an gider sever ve yanlarından zor ayrılırdım. Liseydi, üniversiteydi derken insanın çok yüzlülüğünü, dönekliğini tanıdım. Ben duygusu törpülenmeye başladı. Yaşadıklarım beni, küçükken edindiğim insan sevgisini değiştirip olgunlaştırmaya zorladı. Ama hayvanlara karşı olan sevgim hiç değişmediği gibi gelişerek canlı yaşama duyduğum saygıya dönüştü.

Bitkilerin dünyasına da sevecen adımlarla girdim. Köpekleri doyurup okşamak, kauçuğa su verip dokunmak ve onun esenliğini düşünmek, canlandırıcı gölgesi altında çama sırtımı dayayıp onun engin gücüyle birleşmek, akşamüstü cambaz kırlangıçların unutulmaz güzellikteki uçuşlarını izlemek bana büyük yaşam kıvancı verir oldu. Bu ruh, doğanın ruhu küçüklüğümden bu yana varlığını hep sürdürdü.

Eskiden pılı pırtı giyinir, ceketli, kravatlıları anlayamazdım. Üniversite bitti. İşe gitmeye başladım. Artık ben de onlar gibi giyiniyordum. Ama içten içe hâlâ bir berduştum.

Gençliğe adım attığım zamanlardı. "Sen sen olmasan da, herkes ve her şey olsan nasıl olurdu?" diye düşünüyordum. Anîden bir sezgi parladı içimde. Bir anda kimliğim silindi gitti. Ben her şey oldum, her şey ve herkestim o anda. Bunun nasıl bir his olduğunu anlatamam aslında. Zaten çabucak yitti. Ömrümde topu topu iki kez yaşadım bunu. Bugüne değin üçüncü bir kez olmadı. Ama bende o anların büyüsünün bir izi kaldı.

Çocukken, büyümenin nasıl bir şey olduğunu merak eder dururdum. Büyüyünce her şeyi nasıl duyumsayacaktım acaba? Küçükleri nasıl görecek, onlarla nasıl bağlantı kuracaktım? Çok değişik bir duygu muydu bu? Yaşım ilerledi. Ama hâlâ daha yetişkin olmanın nasıl bir şey olduğunu bilmiyorum. Ya henüz büyümedim ya da büyümeme karşın içimdeki çocuk direnerek yaşıyor.

Bizler galiba çocukluktaki bilgeliği henüz anlamadık. Anladığımızda da cennetin yolunu tutmuş olacağız.

       İstanbul, 1993 Ekim

 
Sayfa Başı

 

haber

 

Saklambaç

Akıllı çocuk gözlerini yumduğunda diğeri çoktan saklanmıştı.

Rüzgâr kuvvetle esti ve duruldu. Yağmur delicesine yağdı ve dindi. Göçmen kuşlar güneye doğru yol aldılar ve her zaman geldikleri yöreye kondular. Sararıp solarak dökülen yapraklar ağaçları çıplak bıraktı. Yapraklar tamamen dökülünce sonbahar da yola koyuldu ve yerine kış geldi. Canlılar sıcak ve güvenli yuvalarına çekildiler.

Onca hareketliliğin, gürültü patırtının ardından durgunluk ve sessizlik geldi. Dünya uykuya yattı.

Sabah oldu. Güneş doğdu ve dünyayı işitti. Yavru uyandı. Esnedi, gerindi. Serçeler sabah banyolarını yaptılar. Ayılar uyanarak inlerinden çıktılar. İlkbahar geldi.

Dünya uyanarak silkindi, hızlandı ve yine coştu.

Yıllarca uyuyan yanardağ haykırarak püskürdü. Lâvlar canlıları sildi, yeni bir harita yarattı. Birkaç gün sonra bir filiz volkanik kayaları yararak gün ışığına çıktı. Ardından yenileri peydahlandı. Zamanla eskiyen kayalar iyice kırılgan oldular. Aşındılar, koptular, yuvarlanıp düştüler. Ezip parçaladılar, parçalandılar. Yer kabuğu rahat durmadı, o da eğlenceye katildi. Sarsıldı, sıkıştı, katlandı, yarıldı. Eski kuşakları silip yenilerine yer açtı.

Yeterli zaman geçmişti. Akıllı çocuk gözlerini açtı. Saklanacak yer çoktu, nereden aramaya başlayacağını düşündü.

Bu arada yalnızca bütün uyanışlar ve doğumlar, bütün yeniden kuruluşlar ve barışlar sürelerini doldurmadılar, aynı zamanda bütün uykular ve ölümler, bütün yıkımlar ve savaşlar da zamana demir atamayıp eskidiler, göçüp gittiler. Bununla birlikte göçler de egemen olamadı, çünkü hep yeni oyuncular geldi. Onlar da yeni başlangıçlar gibi göçtüler. Ama diğer yandan ortalık hiç boş kalmadı. Oyun alanı hep hareketli oldu.

Sürüp giden bir oyundu bu, ne ilk başlangıcı, ne de nihaî bir bitişi vardı. Oynandığı alanın ne önü, ne de ardı gözüküyordu. Kimse çıkıp da bu akıntıda hedef belirleme yürekliliği gösteremez, geldiği ve gideceği yeri kesinlikle bilemezdi. İkinci çocuk oyunu çok iyi oynuyordu.

Baş ebe olan akıllı çocuk arkadaşlarını bularak onlardan saklanan muzibi bulmada kendisine yardımcı olmalarını istedi.

Denediler, ama bulamadılar. Onlar da gitti. Elde hiçbir şey, ama hiçbir şey kalmadı. Öte yandan dur durak olmadığına göre hiçlik de zamana kök salamazdı. Bir şey, evet bir şey vardı ortada, kendini hissettiriyordu; aslen, saklanan çocuğun oyunculuğuydu bu.

Ama kolayca görülemiyor, bakıldığında bir anda gözden kaçıyordu. Gösterilmeye kalkıldığında kaçan, yakalanmaya yellenildiğinde ise buhar olup uçan şakacı bir varlıktı. O, anca göz ucuyla görülebilir, bir anda kavranabilirdi, çünkü ne zaman ortaya çıkacağı hiç belli olmazdı.

Akan yüzyıllar ve erişilmez uzaklıklar onu hiç dizginleyemedi. Nasıl dizginlesin ki, uzamı, zamanı ve ötelerini zaten o biçimlendirirdi ve her zaman, her yerde hazır bulunurdu. Arkadaşları ile oyun oynamayı çok severdi; oyunculuğuyla atlatır, kendini bir türlü ele vermezdi. Arandıkça saklandı, ama etkinliğinden hiçbir şey yitirmedi. Varlığını hep duyumsattı, çünkü aslında hep oyun alanındaydı.

Akıllı çocuğu Yakın Çağa, araya araya Tanrı’nın rolüne soyunmaya kalkıştığı bugünlere getiren de oydu. İşte bu günlerde kimliğini aramaya koyulan akıllı çocuk, onu bulmak üzere olduğunu hissetti. Çok düşündü, çok aradı onu, ama bir türlü sonuç alamadı. Düşünürken de, ararken de baştan beri bir şeyi kaçırdığının farkında değildi.

Kendi kimliğini geri kalan tüm oyunun karşısına koyarak temel bölünmeyi başlatmış ve bu anlayışı sürdürerek diğer oyuncuları da parçalamıştı. Büyük oyun alanını daha küçük parçalara bölmüş, onları da olabildiğince küçültmüş ve hâlâ bulamadığı çocuğu en uzak yerlerde ve en ücra köşelerde aramaya yeltenmişti. Ama aslında kendini parçalamış, zihnini ve bedenini daha yaşarken ayırmıştı. Böylece, aslında her yerde saklanan ve her şeyin ardında olan çocuğu göremedi, oyunun gizini fark edemedi de, kendine özgü bir kimlik aramaya yöneldi.

Akıllı çocuk tek başına etkili olamıyor, saklananı ortaya çıkaramıyordu. Onu tek başına bulma uğruna çıkmaz sokaklara girdi, yarı yollardan döndü, sık sık düş kırıklığına uğradı. Saklambaç böylece sürüp gitti.

Kişisel arama yöntemini sorguya çekmeye karar verdiği bir zaman geldi. “Şimdiye kadar yaptığım gibi olmayacaksa nasıl olacak, nasıl bulacağım onu, nasıl yakalayacağım?” diye düşündüğü günlerden birinde içinden bir ses ona şu yanıtı verdi: “Artık aklını kullanma!”

Akıllı çocuk oyunun ciddiyetinin farkına daha yeni varmıştı. Anca bunun üzerine kendini değiştirme gereğini gördü de yola koyuldu. Ondan kurtulmaya uğraşıyordu artık. Bu, onun için hiç de kolay değildi, çünkü o güne kadar hep aynı anlayışı, akılcılığı rehber edinmiş ve ağır bir koşullanmaya uğramıştı. Bu yükünden anca zamanla arınacak ve oyunu, dupduru bir zihinle, karışmadan izleyecekti.

Oyun alanı ve oyun aynıydı, oyuncular da, temelde hiçbir şey değişmemişti. Değişmiş olan tek varlık kendisiydi. Yıllara sığmayan arayışında hep kendi dışına, dış dünyanın oyun alanına yönelmiş, kendisini oyuna katmayı, içine yönelmeyi unutmuştu. İlk olarak bunu fark etti, yeni bir kavrayışla çıktığı yol ona yeni sürprizler hazırlıyordu.

Saklanan çocuğu daha önce bulup görmeye, sesini duymaya ve herkese göstermeye çalışmıştı. Oysa şimdi, duymaya çabaladığının kendi sesi, göstermeye yeltendiğinin kendi parmak ucu, görmeye çeliştiğinin kendi gözü, anlamaya çalıştığının kendi zihni olduğunu anlıyordu. Bu yolla bir yere varamaması oldukça doğaldı. Akıl aradan çekilince kulak duymanın, göz görmenin, parmak kendi ucunun, zihin de anlamın kendisi olup çıkmıştı. Bulunmasına ömürler adanan diğer çocuk artık gözün, kulağın, parmağın, zihnin ve oyun alanındaki siperlerin ardında daha fazla saklanamadı; arayışın temelinde, gizlendiği yerden ortaya çıktı. Arayan çocuk aklını bir kenara bıraktıktan sonra sonunda aradığını bulmuştu: O, ereksiz yolcu ve şeffaf çocuktu. O kimliksiz ruhtu. O bilinçti.

       İstanbul, 1993 Kasım

 
Sayfa Başı

 

haber

 

İyi ki

İyi ki seçtim yaşamı;
Başka nasıl tanıyacaktım bu çarkı?
Bir fanî mi anlatacaktı da anlayacaktım?
Yoksa kitaplardan okuyarak mı?

İyi ki seçtim ölümü;
Başka nasıl anlayacaktım doğumu?
Hamile kadınlardan mı,
Yeni doğan bebeklerden mi?

İyi ki içindeyim göçün;
Başka nasıl anlardım değişimi ve dönüşümü?
Dünün görkemli dağından kalan
Tozdan mı söz edeceklerdi bana?

İyi ki baş kaldırdım, reddettim,
Her inatçı karşı çıkışta
Kabullenmeye biraz daha yüreğimi açarak;
Başka nasıl tanırdım onaylamayı?

İyi ki can yaktım, kıydım
Bilinçsizken acımasızca;
Vicdanım nasıl oluşacaktı, nasıl öğrenecektim
Canları sevmeyi, kendimden bilmeyi?

İyi ki hata yaptım, hem de bin kez
Kendime yanılma olanağı vererek;
İçimdeki eğriler durup anlaşılmayı beklerken
Dışımdaki doğrular mı yol gösterecekti bana?

İyi ki dürtüklediler beni,
Onlardan olmadığım için dışlayanlar;
İçimde dizginlenemez bir yanıt verme isteği,
Nasıl yazardım ben bu şiiri?

       İstanbul, 1994 Nisan

 
Sayfa Başı

 

haber

 

Şairin Aşkı

“Söz şairin kılıcı ve gülüyse sessizlik de bilgeye kalır” derler. Zaten bilge de şairdi bir zamanlar, konuşmaya doydu da sustu. Ancak bilgelik de kalıcı olmadığından susmaya da doydu. Sırası geldi: Sözsüz konuşmayı denedi.

Kuşun teleği olup havayı yârdi, poyraz olup islik çaldı, su olup aktı, kurtlarla konuştu karşılıklı bakışarak, bülbüllerle sohbet etti, yağmuru konuk etti saçlarına ve tenine, çamurla sarmaş dolaş... Taşın toprağın örtüsü oldu uyurken, tırmanırken kayalar basamak oldu ona.

Derken değişmeyi öğrendi, aslında bunu her zaman yapabilirdi, ama anca o zaman anladı. Kuşun, baliğin, çiçeğin, böceğin biçimlerine girip çıktı, çeşitli yaşamları soludu dolu. Dönüşümü öğrendi ve kavradı.

Bu akışkanlık, bu uyum, bu müzik ona büyük bir kıvanç verdi. Yüreği ağırbaşlı bir coşkuyla doldu ve yıldızların şarkisini söyledi sessiz, içinden.

Ama melodisini gizleyemedi sessizlikten. Sessizlik enginliğin derinliğinden seslendi seninkine. Sordu:

“Nereden duydun bunu?”

Bilge eskisi “İlkbaharın geldiğini bile bilmeyen bir çiçekten” diye yanıtladı, “eskiden yıldız tozuydu, Yer ve Göğün Nuru'nu taşır o içinde.”

“Yer ve Göğün Nuru'nu tanır mısın?” diye sordu Sessizlik.

“Onu aydınlık olmadan önceki kimliksiz haliyle tanırım; nasıl ki, ses ve söz olmadan önce sen vardın.”

Sessizlik gülümseyerek “İşte şairin aşkı bu, seni yola düşürüp bize getiren. Sen bizim kardeşimizsin, gel, bize katıl!” diye seslendi.

Bunun üzerine bilge eskisi üç büyük temelden biri olan Soğukluğa nüfuz edip birleşti. Karanlık ve Sessizlik onu kabul edip yanlarına çağırdılar ve o da Soğukluğun ruhu oldu.

Üç kardeş birleşince Yüce Örgü ortaya çıktı. Yüce Örgü, Büyük Birliğin varoluşu bestelerken yazdığı şiirdi, fikrin zikre dönüştüğü ilk adımdı. Yüce Örgü şiirin melodisi içinden yolculuğun kaynağına, Büyük Birliğe doğru yola çıktı.

       İstanbul, 1994

 
Sayfa Başı

 

haber

 

Yararsızlığın Yararı

Bülbül konduğu ağacın dalında uzun süre şakıdıktan sonra yanındaki dalda çatlak sesle öten kargaya dönerek “Bu sesle bir baltaya sap olamazsın sen!” diye çıkışmış.

Çok geçmemiş, bir meraklısı kapan kurup bülbülü yakalamış. Evine götürüp kafese kapamış. Tutsak bülbül acı şakırken karganın hiçbir işe yaramayan sesini düşünmüş.

       İstanbul, 1995

 

Kim

Yaşlı, aynanın karşısına geçmiş ve geçmişini çağırmış. Gelince sormuş, “Neler gördün?”

Geçmişi yaşlıya teker teker saymış.

“Başka?”

“Kendimi, izleyen ve etkilenen kendimi görünce de dışarıda gördüklerimin kendim olduğunu fark ettim. Meğer kendime aynada bakıyormuşum.”

       İstanbul, 1996 Ocak

 

Çiçeği Her Gün Koklayabilirsin

Bir çayırda yaşıyor o. Topraktan, güneşten, yağmurdan, solucanlardan mutlu. Ara sıra bir çocuk gelip kokluyor onu. Bir arı konuyor çiçeğine, nektarını emiyor. Gökyüzü bulutlanıyor, bir süre sonra yağmur damlaları düşüyor üzerine. Akşam olunca çiçeği, yapraklarını kapamaya başlıyor. Herkes gibi uyuyor gece. Sabah sanki esneyerek uyanıyor, günü hoşnut karşılıyor.

Yaşama sevincinin nedenini soranlara diyor ki, “kaynağım tükenmez, hep doğurur, büyütür, besler ve geri alır. Bu yüzden birimiz giderken diğer birimiz gelir. Hepimiz onun çocuğuyuz ve aslında hep buradayız. Sevincim bu yüzden.”

Parlak ve aydınlık bir gün, arı çayıra yeni gelenlere müjdeyi veriyor: “Çiçeği her gün koklayabilirsin!”

       İstanbul, 1997 Eylül

 
Sayfa Başı

 

Zırva Torbası

Eskici geçerken “Saçmalar alıyorum!” diye bağırdı.

Sokaktaki evlerden birinin penceresi açıldı, bir kadın çiçekler saçtı.

Yirmi adım ötede ikinci bir pencere açıldı, dışarıya bir av tüfeği uzandı, birisi tetiği çekti ve namludan saçmalar fışkırdı.

Sokağın sonunda bir ev vardı. Kapısı açıldı. İçeriden, elinde torba olan genç bir adam çıkıp eskiciye doğru uzattı. Eskici şöyle bir bakıp anlam veremeyince sordu:

“Nedir bu?”

“Zırva torbası”

Eskici şaşırdı ve yine sordu:

“Neler var içinde?”

“Çeşit saçmalıklar var. İsteyen sen değil miydin? Seç, al işte!”

Eskici torbanın içindekileri incelerken bir görüntü dikkatini çekti. Daha yakından bakayım derken karanlık torbanın içine çekilip yutuldu. Bunun üzerine genç adam torbanın ağzını hemen büzüp yeniden kapıdan içeri girdi.

Eskici anî bir düşüşten sonra kendisini aynı evin önünde, elinde aynı torbayla genç adamın görünümünde bekler durumda buldu. Sokağın başında bir eskici “Saçmalar alıyorum!” diye bağırıyor ve ona doğru ilerliyordu.

       Haziran 1996

 
Sayfa Başı

 

MAKALELER

 

Yaşam Öğretir

Hepimiz farklı dünyalarda yaşarken aynı anı paylaşıyoruz. Her birimizin dünyasını kendi bilinç düzeyi, kendi liyakati oluşturuyor. Ömrümüzün iskeletini meydana getiren yaşam planlarımız diğer dünyalarla temas kurma biçim ve yoğunluğumuzu belirliyor. Böylece hepimiz aslında veçhelerimiz olan diğerlerinin yaşamlarında, büyük plan gereği pencereler açıp bilincin dönüşmesini sağlıyoruz.

Bugün yadırgadığınız, size gökten inmiş, uzaydan gelmiş gibi görünen iletileri hafife değil, belleğinize alın, günü gelecek zihin-kalplerinize cuk oturacak. Tüm iletiler bilinç evriminin toprağına ekilmiş tohumlardır, zamanı gelince filizlenirler.

İlk kez karşılaştığınız iletilere vereceğiniz duygusal tepkiler nefsinizin zaafı olacaktır. Önyargı ve kör inançlarınıza yenik düşmeyip kendinize kavrayış zamanı tanıyın, iletileri olgun karşılayın, öfkeniz huzur dolu bir içsel mutluluğa dönüşecektir.

Yaşam bilinçlidir, öğretir: Her etkileşimin neden ve ereği vardır.

      Mehmet Hakan Onum

 

Yaşamın Mesajlarını Alabilmek

Günlük eylemlerimizi, kutupluluklarını gözeterek yaşayacak olursak, çalışır, dinlenir, yiyip içer, ardından yemeye ara verir, uyanık ve uykuda zaman geçiririz, hareket ettiğimiz ve etmediğimiz zamanlar olur, zihnimizi çeşitli şekillerde çalıştırır ve dinginleştiririz, açık ve kapalı mekânlarda bulunuruz. Bunlarla beraber izler, öğrenir, uygular, iletişimler kurarak bireysel ve sosyal etkileşimlere gireriz.

Gözlemlemediğimiz, araştırıp öğrenmediğimiz için ilk canımız yandığında, ilk ağrıyı hissettiğimizde ve sağlığımızdaki ilk aksamada derhal ana akımın temsilcileri olan modern tıp kurumlarına ve insanı yalnızca beden, bedenleri de mekanizma gibi görüp ele alan hekimlere koşuyoruz. Ana akım, özgür ve gerçek bilimi sahtekârca çarpıtıyor, zihinlerimizi tutsak ediyor. Bu durum sağlık bilgisi ve kültürümüzün yerlerde gezindiğini gösteriyor. Bilelim ki, günlük yaşamda karşımıza çıkan her durum ve deneyimlediğimiz her hal sağlık ve esenliğimizi etkiler.

Ana akımı feshedip bilime ve öğretime özgürce yol aldıracak bir bilinç düzeyini bireylerden toplumlara yaymak her birimizin uygarlığa ve evrime borcu olsun.

Yaşamınızın, kaderinizin, dolayısıyla sağlığınızın da sorumluluğunu üstlenin ve yaşamın kutupsal unsurlarını gözleyip yenilerini araştırın. Kendi üzerinizde ve köken bağı içinde olduğunuz canlarla ilişkileriniz üzerinde çalışın. Yaşayacağınız harikaların sonu gelmeyecek.

      Mehmet Hakan Onum

 

Sistem

Endüstriler, yönetimler halkları yaşamın çeşitli alanlarında sistemin işlemesine yarayan çarklara tutsak ederler. Sağlığın korunması ve bilinçlerin yükselmesi de bu bağlamda yer alan iki önemli alandır. Petrol endüstrisi, enerji teknolojileri, ilâç ve ileri düzeyli tıp cihazları endüstrileri hekimlerin hastalarına doğal ve geleneksel yollarla tanı koyma ve yine doğal tıbbî yöntemlerle iyileştirme yolunu tıkayıp hastaları iyileştirme yolunda saldırgan, hasarlayıcı yapay kimyalı ilâçlar kullanır, oyalar ve iyileştirmez, çünkü kısa sürede ve kolayca iyileşen hasta sanal iş alanı (irreel sektör) olan, para sitemini beslemez.

Sistemi beslemesi için, doğa bilimleri de özgürce gelişemeyip örtbasçı ana akım bilimlere, dolayısıyla tıp da bu bağlamda salt teknolojik bir endüstri alanına dönüştürüldü. Adı geçen güncel bilim ve tıp insanları, varoluşu (ya da gerçekliği) indirgemeci ve mekanizmacı bir dünya görüşüne indirgeyerek dünya yaşamıyla sınırladı. Böylece insanlar kendilerini, hastalanınca oto sanayiye ya da elektronik eşya servislerine gidip onartan makinelere, araçlara benzettiler. İnsanlar aslında, dünya yaşamları boyunca beden taşıyan ruhsal varlıklar olduklarını, kaderlerinin büyük ölçüde ellerinde bulunduğunu unuttular. Yaşamın örgüsü olan bilinç (ruh) – esirî beden – büyük ve küçük ölçekli tüm unsurlarıyla birlikte fiziksel beden bileşkesi ile dünyada canlılık gösterdiklerini unuttular.

Ne kadar bastırılırsa bastırılsın, mekanizmacı ve malzemeye dayanan teknolojilerin yanında geleneksel sağaltım bilim-sanatları da günümüze birer uygarlık hazinesi olarak geliyor. Bu doğal teknoloji doğanın bize verdiği bilinçlilik, farkındalık, irade koyma, soluma ve bedeni durağan ve hareketli kullanma yöntemleri gibi sağaltım unsurlarını kullanıyor.

Tıbbî ve ruhsal can yetkinleştirme bilim-sanatı, dört bin yıllık geçmişiyle geleneksel ve doğal bir sağaltım yoludur. İnsanlara sağlık, esenlik kaderlerini belirleme olanağı verir. Uygulayıcılar kendi katmanlı varlıkları üzerinde çalışıp fizyolojilerini, zihinlerini, duygularını düzene sokarlar. Can yetkinleştirme bilim-sanatı yaşamın bir örgütlenme olduğunu ve yaşamın örgüsü üzerinde çalışarak sayısız sağlık sorununun üstesinden gelinebileceğini öne sürer. Sağaltımda doğal olarak dış müdahalelerin yeri, önemi bulunur. Bununla birlikte sağlık sorunu yaşayanların önünde sonunda kendi yaşam örgüleri (yaşam biçimleri, alışkanlıkları, tarzları, zihniyetleri) üstünde çalışmaları gerekir, çünkü sağlıklı yaşam, bir sorumluluk üstlenmeyi gerektirir.

Öz disiplin geliştirmek, uygulamaları uzun sürelerle kararlı olarak uygulamak bir yaşam tarzına, hatta gustosuna dönüşmeli ve bir yaşam bakımı kültürü haline gelmelidir. Çigongun (can yetkinleştirme bilim-sanatı) toplumumuza yerleşmesi insanımızın bu kavrayışa ulaşmasına bağlıdır. Vatandaşlarımız değiştirilemez alın yazısına olan inançlarını sürdürdüğü sürece doğanın bize bahşetmiş olduğu bu pek değerli olanaktan yoksun kalacak ve ana akım tıbbının çarklarında ufalanıp gidecektir.

Kaderinizin kurbanı değil, kahramanı olun! Yaşamınızın, elinizde olan kaderini üstlenin! Yüce Ruh’un size bu olanağı daha doğuştan hediye ettiğini hep anımsayın!

      Mehmet Hakan Onum

 

İrade İş Başında

Herkes gönenç istiyor, ama az kişi yolunu arıyor. Herkes sağlık istiyor, ama az kişi değişkenlerini araştırıyor. Herkes yaşamını güzelleştirmek istiyor, ama az kişi yaşamının sorumluluğunu üstlenmeyi akıl ediyor. Herkes mutlu olmak istiyor, ama çok az kişi derinleri dinliyor.

Kendi zihninizi yönlendirmezseniz, nasıl farklı bir yaşam umabilir, kendi günlük yaşamınızı düzenlemezseniz, nasıl bir iyilik, sağlık hali bekleyebilirsiniz ki!

Gönenciniz için kendinize hergün ayıracağınız yarım ilâ bir saatte can yetkinleştirme sanatı (çigong, daoyin) uygulamaları çalışmanız yaşamınızı bireysel ve sosyal alanlarında çarpıcı bir biçimde değiştirecektir.

Yaşamınızın kurbanı değil, yönlendiricisi olun. Bu, eski düşünce kalıplarınızın aksine, yaşamınızın en temel ihtiyaçları arasında yer alır ve büyük yaşam kıvancı verir.

      Mehmet Hakan Onum

 

Öze Bakış

Dikkatlerini, ruhsal büyümenin toy dönemlerinde "dışarıda" tutan zihniyetin günümüze getirdiği uygarlığın yaşadığı kriz ortadadır.

Dikkatlerini, yeni olanaklarını keşfetmek üzere kendi üzerine çevirmiş olan zihniyetler yeni uygarlıklar kurabileceklerdir.

Can yetkinleştirmenin sunduğu içe bakış ve içsel çalışmalar bu bağlamda çeşitli yüceliş olanakları sunuyor.

      Mehmet Hakan Onum

 

Üstünlük Yarışı Yıkım Getirir

Niye kazanmak isteriz? Utku ve yenilgiyi nasıl tanımlıyor, betimliyor ve anlamlandırıyoruz? Zirveye tırmanmayı neden istiyoruz? Zenginlik ve fakirliği karşılıklı ilişkileri içinde nasıl görüp değerlendiriyoruz? Toy zamanlarımızda bize çekici gelebilen ve hatta birçok durumda gelen hedeflere çekilirken hırslarımıza yenik düştüğümüzü fark edebiliyor muyuz? Ne ölçüde doyumsuzluğa kapılıp sonrasında bunun boşuna oluşunu nasıl fark ediyoruz? Asıl istediklerimizin, hırslarımıza yenik düşüp yöneldiğimiz hedefler olmadığını idrak edebiliyor muyuz?

Endişelenmeyin de, düş kırıklığı yaşamayın da, dağların zirvelerine ulaşmanız sizi üstün kılmayacak. En büyük zenginliğe sahip olduğunuzda dünyayı fakirlerle doldurduğunuzu fark edince bunun bir marifet olmadığını anlayacaksınız.

Hiç kimseyle üstünlük yarışına girme gereksinimi ve hatta dürtüsü duymazsanız, zaten kimse sizle yarışamayacak, çünkü buna kalkışmayacak.

Düzenli olarak sessizliğe girip zihninizi açınız ki, neyin ne olduğunu görebilesiniz.

      Mehmet Hakan Onum

 

Gerçek Zenginlik

Gökten rahmet yağıyor, siz şemsiye açıyorsunuz, demişti bir zamanlar bir arkadaşım. Yer ve Göğü, dünyanın tüm canlarını ve çevrenizdeki türdaşlarınızı özenle izleyin, size bahşedeceklerinin değerini iyi biçin. Size hem bugününüz hem de yarınlarınız için esenlik yatırımı yaptıracak olanaklarını iyi değerlendirin, karşılık verin, çünkü yine bir deyiş gibi, bülbül dinleyeni olmazsa, ölür.

Anne, babanızdan, toplumunuzdan gördüğünüz istisnasız her şeyi benimsemeyin, sorgulayıp düşünün, çünkü dünyaya yemek, içmek ve üremek için değil, bilinçlerinizi dönüştürüp olgunlaşmak için geldiniz. Hiçbirimiz ve hiçbir can boşuna ve rastlantı eseri olarak yaşamıyor; hepimizin varoluş denkleminde eşsiz yeri bulunuyor ve etkileşimler bizi değiştiriyor. Sayısız candan öğrenebilirsiniz, çevrenize, bilgilenme kanallarınıza iyi bakın. Bugüne kadar ilginizi çekmemiş olan konular bugünden başlayarak sizi ummadığınız dünyalara götürebilir, size düşlemediğiniz bakış açıları kazandırabilir.

Dünya yaşamınızın bir dakikasını bile işlevsiz, boşuna geçirmeyin, yarı uykuda oyalanmak yerine uyanık kalarak etkileşimlerinizi besleyin. Emin olun ki, sözcüğün gerçek anlamıyla zenginleşeceksiniz.

      Mehmet Hakan Onum

 

Yobazlığa Dikkat

Geleneksel Çin tıbbının bir alanı olan tıbbî çigong eski batılı ve beş duyulu zihniyetin gözünde bir inanç konusu olabiliyor. Batı bakışını genişleterek, bütüncüllüğe, titreşimsel kavrayışa, kuantum mekaniğinin zihinbilimsel yaklaşımlarına doğru geliştiredursun, çürümüş mekanizmacı ve materyalist dünya görüşlü, Batı takıntılı zihniyetler halâ Çin'den dünyaya, hatta büyük ölçüde Batıya yayılmış olan bilim ve yaklaşımlardan özellikle kaçınıyor ve işlerliğini inanç konusu yapabiliyor. Einstein ön yargıları yıkmak atomu parçalamaktan zordur derken ne kadar haklı olduğunu yine anlıyoruz. Siz, batılı modern tıp düşkünleri, hekiminizin reçetenize dünyanın yan etkisine sahip ilâçları doldururken mutluluktan havaya mı uçuyorsunuz? O hapların içindeki saldırgan ve yıkıcı kimyaları araştırıyor musunuz? O ilâçların üzerinizdeki her tür etkisine, hiç sorgulamadan, aslında körü körüne inanmış olmuyor musunuz? Sizin için bilimsellik batılı olmak ile özdeş mi? Bilgisayarlı kesityazarlara (tomografi), mamografilere, kemoterapilere güveniniz sonsuz mu? Eğer hal böyleyse, feci ve derin bir yanılgı içindesiniz. Modern tıp akut ve acil durumlarda yaşam kurtarsa da bir endüstri ve hastaları oyalayan, bağışıklığa saldıran bir tavır sergiliyor ve iyileştirme oranları düşük.

Asıl çarpıcı olan gerçek şu ki, geleneksel Çin tıbbı ve Ayurveda tıbbı beş bin yıllık birer geçmişe sahipken sözüm ona modern tıp birkaç yüzyıl kadar eskidir. Batılı tıbbın köklü tıp geleneklerinden öğrenmesi beklenen dünya kadar bilgi ve deneyim var.

İki tıp geleneğinin yaşama ve insana bakışlarında da ciddî farklılıklar var. Modernliğin yaşamın ritimleri ve titreşimlerini ve bedenlerin lâtif yapılarını araştırması ve görünenin (yüzeyselliğin) ötesine geçmesi gerekiyor.

Bu bağlamda çigong (Türkçesi, can yetkinleştirme sanatı) üzerine okuyup, yazışıp sorarak bilgilenmeniz dünya görüşünüzü pek zenginleştirecektir.

      Mehmet Hakan Onum

 

Beslenmenin Ruhsallığı Üzerine

Sevgili içsel sanat seven, uygulayan arkadaşlarım,

Beslenme tarzınızı artık gözden geçirme zamanıdır. Ne yiyorsunuz, yedikleriniz nereden ve nasıl geliyor, düşünmeye ve vicdan muhasebesi yapmaya başlayın, çünkü varlığınız geri kalan herkesin varlığına bağlı; dünya bir ortak yaşam alanıdır ve anca, vicdanınıza hesap vererek var olursunuz.

İlk etapta, size yiyecek olarak düşündürtülen, hayvanlardan gelenlerin size ne kattığını, sizden ve dünyadan neler götürdüğünü bir inceleyip araştırın lütfen. Nefsinizin gırtlak şehveti yönünü fark edin, can yalnızca boğazdan gelmez, ama boğazdan da pek güzel gidebilir, bilir misiniz?

Sizi beslenmede ölçülülüğe, olabildiğince can almamaya davet ediyorum, çünkü çoğunuz yalnızca bir canlının canını alarak beslenebileceğini zannediyor. Dünyaya yemek için gelmediniz, yaşamınızın amacı bu değil. Özellikle erişkinler olarak günde üç öğün yemeniz tam bir hastalık nedeni, israf ve diğer türlere yaşattığınız onca acı demek oluyor.

Şimdi lütfen beslenme sürecinizi hem beyninizle hem de yüreğinizle gözden geçirin, çünkü ruhsal gelişiminiz ağırlıklı olarak buna bağlı. Yaşamı yıkmaya çalışan tek türün biz, insanlar olduğu acı gerçeğini size hatırlatırım.

      Mehmet Hakan Onum

 

Özen

Tüm ihtiyacımız Ö-ZEN, günlük yaşamımızın tüm eylem ve oluşlarına özenmek.

      Mehmet Hakan Onum

 

Yaşamın Yüceltilişinde Çigong

Gençken ağrı, sızı, sancı nedir, bilmeyiz. Yediğimiz birçok besini kolayca sindiririz. Uykusuzluk rahatımızı kaçırmaz. Hastalıkları tanımayız bile. Yirmili yaşlarda adeta gökyüzünde süzülürüz. Otuzlu, kırklı yaşlarda sağlığımız idare edilecek düzeydedir.

Derken yakınlarımızın ve tanıdıklarımızın hastane kalışlarına, yaşamlarının rahatını bozan acı ve ağrılarına, türlü, çeşitli sağlık sorunlarına tanık oluruz. Kimimiz sorular sorarak bu süreci irdelemeye başlar. Birçoğumuz ise aldırış etmeden eski alışkanlıklarını sürdürerek yaşar; yemek alanında gırtlağa, günlük yaşam idamesinde hareketsizliğe, diğer yanda, algılamada güçlü uyarılara olan düşkünlüklerimizin bizi sinsi bir tuzağa çekmekte olduğunu fark etmeyiz bile. Farkındalık ve yaşamın diğer dengeleri bozulmuştur. Sağlık kurumlarında kıvranan kronik hastaların güncel durumlarına geliş dinamiklerine bu aşamadan sonra ilgi duymak sel evinizin kapısına geldikten sonra sandalı hazırlamaya benzer.

Ne zaman göçeceğimizi çoğunlukla bilmeyiz. Ancak, yaşama küstüren türden ruhsal sorunu olmayan herkes son nefesine kadar kaliteli bir yaşam sürmek ister. İleri yaşlarda ayakta sağlam durabilmek, güçlü adımlarla yürüyebilmek, sağlıklı düşünebilmek, doğal dişlerle çiğneyerek yemek yiyebilmek ve kendisine bakabilmek bu bağlamın kaliteleridir.

Yaşamı önemsemek, dikkate almak, günlük yaşama özenmek yaşama saygı duymayla özdeştir. Bu dünyaya boşuna doğmayız; ruhsal evrimler geçirme amacı bizi sayısız dünyalarda, sayısız ömürlere odaklanmaya teşvik eder. Beslenme, iletişimler kurma, derinlikleri keşfe çıkma, anlam arayışları gibi her tür ilişkimizi bu ömürlerimizde yaşar ve olgunlaşırız.

Bedenli deneyimlerimizde bizi taşıyan, ömrümüze sahne olan en yakın zihnimiz bedenimizdir, çünkü beden zihnin en yakın uzantısıdır. Yaşama saygı duyan bilinçler ruhsal dengeler kurarak zihin-bedenlerinin bakımlarını yaparlar. Zihin-beden bakımı yaşamın kutsanışı, oluşun böylesiliğinin yüceltilişidir.

Anlam ve derinlik sorgulanmadan geçirilen her an talihsiz bir kayıp, sıradan düşkünlüklerin sığlığında bir oyalanmadır. Bu tavır yaşamı değersizleştirir, yavanlaştırır.

Can yetkinleştirme sanatının eski bir adı olan YAŞAMIN BAKIMINI YAPMA ya da YAŞAMI BESLEME bize oluşun derinliklerini ve anlamını açık eder niteliktedir. Yaşamı beslemek, tüm evrenimizi üreten zihin-bedenlerimizi rafine etmekle özdeşlik gösterir.

Zihin açıklığı (farkındalık), eylemlerde isabetli karar verebilme, çetin konularda irade koyabilme, yapıcı ilişkiler kurabilme, birlik, beraberlik bilincini yaşama geçirebilme, canların çeşitliliğinde yaşamın çok renkliliğini yaşama gibi kazanımlar CAN YETKİNLEŞTİRME SANATInın bedensel sağlığı aşan erdemleridir.

Can yetkinleştirme (çigong) uygulamalarının öğrenilmesi kolaydır ve çocuklardan yaşlılara kadar geniş bir yaş aralığına hitap eder. Sosyal maliyetleri düşürür. Toplum sağlığına büyük hizmetleri vardır. Canları "beşer" olmaktan olgun insan olmaya yönelterek dünya yaşamındaki en yüce görevini ifa eder.

SİZLERİ YAŞLANMADAN, YAŞAMINIZI KENDİ ELLERİNİZLE HASARLAMADAN, HASTANELERDE ACILAR ÇEKME NOKTASINA GELMEDEN ÖNCE YAŞAMINIZIN BAKIMINI YAPMAK ÜZERE ÇİGONG ÖĞRENMEYE ÇAĞIRIYORUZ.

      Mehmet Hakan Onum

 

Değer

İnsanlığın, içine doğduğumuz döneminde neredeyse kimse toprak ve suyun parayla satılmasını yadırgamıyor. Dünya insanlığının büyük kesimi can yetkinleştirme sanatının halâ, restoranda yenen bir yemek, kafede içilen bir kahve, eczanelerde satılan bir takviye kadar keyfî olduğunu sanıyor; sonra da ebeveynlerinin erken çöküp dünya yaşamlarının son dönemlerini sürünerek ve acıyla geçirdiklerini, kendilerinin erkenden hastalanmaya, hatta yaşlanmaya başladıklarını ve kendilerini tıktıkları kentlerin doğadan büyük ölçüde kopmuş yapay ortamlarında ambulansların hastanelere vızır vızır hasta yetiştirmeye çalıştıklarını görürken uyanamıyorlar.

Oysa “daoyin”, “qigong”, “taijiquan”, “shiatsu” vb. içsel sanatlar dünyanın temiz topraklarına basıp doğal sularını içmek, yakılıp kesilmemiş ormanlarında taze hava solumak kadar temel ve vazgeçilmez ihtiyaçlardır; insanlığın bastırılmış zihin-bedensel gücünü hem bireysel hem de toplumsal düzeyde yeniden yaşama geçirmek amacıyla küçük yaşlarda eğitimine başlanmalı ve ömür boyu sürdürülmelidir. Böyle gelmiş, ama sevinelim ki, böyle gitmeyecek, çünkü gidemeyecek.

İnsanların köhnemiş toplumsal örgütlenmelerindeki düşük bilinç düzeyli yapılar çözülmek, bilinçler sıçramak üzeredir.

Çigong, taici, şiatsu bir restoran yemeği, dışarıda içilen bir kahve, hap haline getirilmiş bir takviye gibi keyfi değil, tam tersine güneş ışığı, hava, su ve toprak kadar elzemdir, ülkemizin eğitim sistemine katiyetle alınmalıdır.

      Mehmet Hakan Onum

 

Zihin – Beden Teknolojisi

İnsan türünü ruhsal alanda yüceltecek, yani evrim geçirtecek araç, maddesel teknolojiler değil, zihin - bedensel teknolojilerdir. Bu tür teknolojiler, doğal olanaklarını kullandırtarak insanı üstün biyolojik, zihinsel ve kalbî düzeylere getirir.

Kuramı itibarıyla aynı zamanda bir yaşam bilimi olan çigong, yani can yetkinleştirme bilim - sanatı, canlılık ve bilinçlilik üstünde yetenekler geliştirmek üzere yapılan uygulamaları itibarıyla tipik bir zihin-bedensel teknolojidir.

Maddesel herhangi bir araç, gereç ve donanıma gerek duyulmayan, yalnızca insana doğuştan verilen özelliklerle yola çıkılan bu yolculuk insan anlayış ve kavrayışını olgunlaştırarak dönüştürür.

      Mehmet Hakan Onum

 

Yol

1871 yılında doğan "Tatanga Mani" ya da Yürüyen Boğa adlı, yaşamı boyunca doğayı anlamaya çalışan Stoney kızılderilisi, yaşlılığında Kanada hükümeti tarafından Kızılderili halkının temsilcisi olarak bir dünya turuna çıkarılır. 87 yaşında, Londra'da yaptığı bir konuşmada, Kızılderililerin Yüce Ruh'la ve onun yarattığı doğa ile olan ilişkisini şu şekilde dile getirir:

"Biliyorsunuz, dağlar her zaman taş binalardan daha güzeldir. Şehirde yaşamak, yapay bir varoluştur. Orada birçok insan, ayaklarının altında gerçek toprağı hiç hissedemiyor, saksıdakiler dışında bitkilerin büyüyüşünü göremiyor ya da caddelerin ışıklarından geceleyin yıldızlarla süslenen büyüleyici gökyüzünü görebilecek kadar uzaklaşamıyor. İnsanlar Yüce Ruh'un yarattığı sahnelerden uzakta yaşadığında, onun kanunlarını da kolayca unutuyorlar.

Biz her şeyin yaratıcısı ve yöneticisi olan Yüce Ruh'la iyi geçiniyorduk. Siz beyazlar bizim vahşi olduğumuzu sandınız. Bizim dostlarımızı anlamadınız, anlamaya çalışmadınız. Biz güneşe, aya ya da rüzgâra övgüler düzerken, siz bizim putlara taptığımızı söylediniz. Hiç anlamadan, yalnızca bizim tapınma şeklimiz sizinkinden farklı diye, bizi kayıp ruhlar olarak nitelediniz.

Biz Yüce Ruh'un eserlerini her şeyde görürdük, güneşte, ayda, ağaçlarda, rüzgârda ve dağlarda. Bazen bunlar aracılığıyla ona yaklaşırdık. Bu çok mu kötüydü? Bence biz Yüce Varlığa, bize putperest diyen beyazların çoğundan daha güçlü bir imanla, gerçek bir inançla bağlıyız. Doğaya ve doğanın yöneticisine yakın yaşayan Kızılderililer karanlıkta değildir.

Ağaçların konuştuğunu bilir miydiniz? Evet, konuşurlar. Birbirleriyle konuşurlar, kulak verirseniz sizinle de konuşacaklardır. Asıl sorun, beyazların dinlememesidir. Kızılderilileri dinlemeyi hiç bir zaman öğrenemediler, bu yüzden doğadaki başka sesleri dinleyeceklerini de hiç sanmıyorum. Oysa ben ağaçlardan çok şey öğrendim, bazen hava, bazen hayvanlar, bazen de Yüce ruh hakkında.

 

Bilincin Zamansızlığı

Tüm gerçekliğimiz ortak zihindir. Zihin algılar, fark ederek izler ya da irade koyar, hatırlar, unutur, kimlik edinebilir, kimliklerden sıyrılabilir, değişip dönüşür, algılayarak gerçekliğini oluşturur. Gerçeklik içten dışa doğru meydana gelir, yansıtmadır.

Konulan irade yaşam enerjisini, yaşam enerjisi de bedeni harekete geçirir. Zihin böylece gerçekliğin fiziksel düzeyinde eylemde bulunur ve bunun ilgili yansımalarını karşılar. Beden ve dış dünya, zihnin gerçekliği beş duyulu algılama modelidir, indirgemeci ve ayrımcıdır. Zihin, farkındalığı (dikkati) bu modelde bir alana ya da noktaya topladığı zaman o alan ya da noktada yaşam enerjisi birikir. Bu nedenle can yetkinleştirme sanatında dikkat nerede toplanırsa, orada yaşam gücü oluşur denir. Zihin, farkındalığı gezdirdiği zaman yaşam enerjisi algılanan bedenlerde dolaşır. Yaşam ve hareket zihni (farkındalığı) izler.

Zihin farkındalığı genişletip sözüm ona bedenlerin dışına yayabilir, çünkü farkındalığın sınırı yoktur. Sınırsız genişlemiş kimlikle her şey ve herkes olabiliriz ya da kimliklerden sıyrılıp yokluğa (kaynağa) karışabiliriz. Bu haller irfana açılan kapılardır.

Ortak zihnin birer algı biçimi olan fiziksel bedenlerimiz anlakta (idrakte), doğduğumuz, öleceğimiz izlenimini doğurur. Gerçekte zihin zamansız, yani ezelî ve ebedî olduğu için doğum ve ölüm algısı derin bir yanılgıdır; zaman da yoktur, mekân da.

Can yetkinleştirme sanatı "ben"leri bilinçlilik ve enerji üzerinde çalıştırarak tüm bu bitimsiz değişim ve dönüşüm aşamalarından geçirir. Çin bilgesi Lao-tsı'nın demiş olduğu gibi, ne kadar ilerlersek ilerleyelim, keşfedeceğimiz harikaların sonu hiç gelmeyecek.

Başı gören olmuş mu ki, bir son olsun?

      Mehmet Hakan Onum

 

Gerçek Zaman

Yalnızca içinde olduğumuz anda yaşarız. Dünya ömrü anlardan, hayatımız da o anlarda başımıza gelenlerden meydana gelir. Zaten hay başa gelen, hayat sözcüğüyse bir ömürde başımıza gelenlerin tümü anlamını taşır.

Geçmiş, gelecek ve ölçülebilen zaman kavramları insan zihninin kurgularıdır. İnsan aklı doğanın zekâsı yanında pek sınırlı kalırken anın izlenmesi insana derin içgörüde bulunma olanakları sunar.

Söz konusu olan beş duyulu algıya uzaklık, ağırlık ve zaman gibi ölçüler koymak değil, dikkati, sınıflandırma, yorum ve yargı katmadan, en saf şekilde ve içtenlikle anın akışına yöneltmektir. Zaman ve mekân algısı derinleşir, mekân, yaşamın geçici dekorlarına, zamansa, ölçülerin anlamsızlaştığı sonsuzluklara dönüşür. Kimlikler anlamını yitirir, algılayan ve algılanan ikiliği yiter, süreç saf algıya dönüşür.

Asıl yolculuk anın yaşanmasıyla başlar. Gerisi afra tafradır, oyalanmadır. Beş duyulu insan yüzeyde kalırken ötesine geçenler örtük düzene nüfuz ederler. Örtük düzen derin gerçeği bilinçlere ifşa eder ve bu gerçek sözcüklerin, dilin ötesinde eser.

Anlar yaşamasını bilenleri yaşamın derinliklerine yönelten boyut kapılarıdır.

      Mehmet Hakan Onum

 

Yaşamın Ortaklığı

"Tek gerçek sermayemiz ilişkilerimizdir." Adsız

İlişkileri üzerinden çeşitlilik birbirine bağlanır. Çeşitliliğin beraberliği köken birliğini gösterir.

Ben bilinci tek başına var olamaz; tüm "ben"ler birbirlerini yansıtıp birbirlerine karşılık vererek ortak bir yaşam yaratırlar. Muhatap olduğumuz tüm suretler kendi suretlerimizdendir.

Bırakın yalıtılmış benliği, biz (- siz) bilinci bile kısmen ayrılık bilincinin ürünü olan bir algıdır. İçinde hepimizin olduğu bir algı ve idrak tam da birlik bilincinin göstergesi olup çıkar.

"Çiçekler birlikte açar." Zen deyişi

Bu algıya gelebilmeleri için zihin-kalpleri koşullanmalarından, bağımlılıklarından kurtarmalı, özgürleştirmeli.

"Bu dünyada ya beraber yaşamayı öğreneceğiz ya da aptallar gibi yok olup gideceğiz." Malcolm X

Değişim tepeden değil, bireylerden başladı; sıra toplumlara da gelecek. Eski kurgular yeni idraklere yer veriyor artık.

      Mehmet Hakan Onum

 

“Gelin Canlar Bir Olalım”

Korku, şiddet, savaş ve yıkım el ele gider.

Savaşçı hırs ve tavırlarınıza, türünüzün eril tavrının dozunu kaçırmaya karcı uyanık olun, fark edin

Savaşçının zihni huzursuzdur, kapışma tavrının yarattığı gerilimler huzur bırakmaz. Savaşçı temelde, kendisiyle barış kuramadığının farkına varana kadar düşsel rakipleriyle vuruşur. SAVAŞ AYRILIK BİLİNCİNİN ÜRÜNÜDÜR, BEŞERİ, YANILSAMALARINDAN OLUŞAN HIRSLARININ İÇİNE ÇEKER.

Aslolan iletişimdir. Ayrılıkçı tavırları bırakıp aslında başka bir kendiniz olan karşılaştığınız her canla iletişim kurarak aydınlanırsınız.

Zihnindeki karşıtların farkına varıp onları iletişime sokan, ASLINDA ONLARIN ZITLIK OLMADIĞINI KAVRAYAN İNSAN KENDİSİNİ BİRLİK BİLİNCİNE DOĞRU YÜRÜRKEN BULUR.

Varoluş, tür ve kültürlerin çeşitliliğiyle çok renklilik barındırır. Yaşam, gereksinim ve deneyim açılarından eşitlik değil, çeşitlilik sunar. Bu ortaklıkta, doğası gereği hiçbir can yalnızca kendisi için var ol(a)maz.

Yaşamın nabzına dokunanlar savaşmaz, iletişim kurarlar ve bu süreçte akıllarını kalpleriyle birlikte çalıştırırlar. Çeşitliliğe duydukları saygı, yalnızca aynadakinin değil, gördükleri diğer yüzlerin de kendilerinin olduğu idrakinden kaynaklanır. BU, BİRLİK BİLİNCİDİR.

      Mehmet Hakan Onum

 

Beraber Varız

Algılamadıklarımız gündemimizi oluşturmazken,

Evren büyük ve küçük ölçekte aynı örüntülerle işlerken,

Yaşam ortak oynanan bir oyun, dolayısıyla gerçeklik ortaklaşa algılanan bir sahne iken,

Zen rahibi çiçekler birlikte açar derken,

Eski Mayalar, ben başka bir senim diye selâmlaşırken,

Varoluş çoğulcu iken,

İnsan, duyularıyla aldatılabilir, algılarıyla oynanabilir iken,

Nasıl olur da hala yalıtılmış bireysel bir deneyimden söz edilebilir?

Bana kim, benim nerede bitip senin nerede başladığını söyleyebilir?

Dünyada tüm düşünce ve esinler yerel ve bireysel kalamayıp rüzgârlar gibi yayılır iken,

Deneyimlerin bireyselliğinden ne kadar söz edilebilir?

Bireyin evinin algısı kaçınılmaz olarak komşunun penceresinden olan bakışı da içerecektir.

Dolayısıyla kitap olsun, konuşma olsun, eylem ya da gözlem olsun, düş olsun, hangi etkileşim biçimi sizi kanatlandırıyorsa, sizin bütüncül dünyanıza girmiştir. Yalıtık benlik üzerinden ruhsal gelişme bir yanılsamadır. Bireyler aynalanarak, yalıtılmış olduklarının zan olduğunu idrak ederler. Ruhsal beslenme, bilgeliğe yücelme etkileşimleri ortak yaşam ağı üzerinden işler. Her sürecin tüm diğerleriyle derinden bağlantılı olduğunun kavranması ben duygusunu bıraktıracaktır.

Şimdi, kim hangi amaçla olursa olsun, güveneceği sözüm ona kendi bireysel deneyiminden söz edebilir ki?

Sözcüklerin yetemeyeceği ya da uzun arka plan açıklamaların gerekebileceği deneyimleri sosyal medya ortamlarına nasıl yazabiliriz ki?

Derin bakar, tümel süreci ilişkileriyle incelerseniz, deneyimin bireyselliğinin derin bir yanılgı olduğunu görürsünüz.

      Mehmet Hakan Onum

 

Toplumsal Özeleştiri

Bu metin toplumumuzun eski, geleneksel dayanışma ruhunu ve benzer uygarlık değerlerini baş tacı ederken hastalıklı yönlerini ön plana çıkararak bir farkındalık uyandırmayı hedefliyor. Bu uyandırma girişimi uygarlığımızı ileri götürmek amacını güdüyor.

Kültürümüzde halâ kendi yağıyla kavrulmaya yatkın ve tutucu bir zihniyet bulunuyor. Bu zihniyet çocukken ana, babasından, çevresinden gördüğünü benimseyip ya da kabullenip bununla yaş alıyor, erişkinlikte zihinsel, ruhsal büyümesini durduruyor.

Varsa yoksa lök gibi oturup boş lakırdı etmek, yokluklarında diğer kişilerin arkasından ileri geri konuşmak, bireysel çıkarları gözetme kurnazlıkları, sorunlara kısa vadeli çözümler getirmek ve aslında kendi kuyusunu kazan ya da bindiği dalı kesen enayilikleri sahnelemek…

Geleneksel yemek kültürü sadece ağız tadı ve gırtlak üzerine. Vatandaşımızın büyük bir kısmı neredeyse her sorununu rakı ve balıkla çözüyor. Sağlık söz konusu olduğunda da durum aynı; uzun yaşayanlar için akla gelen tek soru, içip yedikleri. Oh! Ne rahat, sorunlarından yiyip içerek kurtulacağını sanmak! Gönder mideye, gerisini sindirim ve boşaltım sistemleri halletsin. Bir de, önerilen yiyeceğin tadı güzelse, değme keyfine! Ayrıca hiç kimse, hekimler bile beslenmenin ruhsallığından, vicdanî yönünden söz etmiyor. Bazıları için yemek yaşamın merkezi olmuş durumda, yaşam amaçları yemek ve başka bir şey değil.

Özetle, yaşam bakımı kültürü yerlerde sürünüyor.

Oysa yaşam sorumluluktur; etraflı araştırma, bilgilenme, gözlem, deneyim ve sorgulama ister, etkin katılım ister. Diğer kültürlerin yaşama yaklaşımlarını incelmeyi ve bununla yetinmeyip onlardan esinlenmeyi gerektirir. Uygarlık bir renk mozaiği gibidir; renk çeşitliliği uygarlığın düzeyini belirler. Sorumluluk yaşamın amacını bulma yolculuğuna çıkmak, inceliklerini öğrenmek ve bu bütünde zihin-bedensel sağlık konusuna da değerini ve hakkını vermek demektir. Nasıl olsa öleceğiz, atın ölümü arpadan olsun deyişleri büyük bir cehalettir; bu zihniyeti gösterenlere, madem ölecektin, niye doğdun diye sorarlar. Dünya yaşamı, yani bedenli yaşam hafife alınamayacak kadar değerlidir. İşte, yaşamın amacını bulma yolculuğuna çıkmak derken bunu kastediyorum. Niye doğdunuz, niye yaşıyorsunuz? Dünyada başınıza gelenlerin tümü ki, buna eski sözcükle hayat diyoruz, boş mu, boşuna mı? Her şeyin boş olduğu yönündeki arabesk zihniyeti çöpe atın. Yaşamın sığlıklarını terk edin, derinlerdeki değerleri önce bir merak etmeyi deneyin; oluşun halleri büyük yaşam sevinci ve kıvancı getirir, öğrenmeye girişin. Hatta belki de hatırlamış olacaksınız!

İşte, tıbbî ve ruhsal çigong tüm dünya insanlığına bu derinliklere ulaşmaları için sunulmuş pek değerli, kültürel bir hazinedir. Çigong, uygulamacılarına, canlılık ve bilinçlilikleri üzerinde beceriler geliştirme olanakları sunar. Çigong yetkinleşmedir, çigong bedensel, zihinsel yetkinleşmedir. İnsana, varlık kökenini, bağlarını, ilişkilerini vb. derin oluşsal unsurlarını açık eder. Çigong yaşam sevincidir, grupça uygulandığında büyük yaşam sevinci verir; ortak bir enerji alanından hem uygulayıcılar kat be kat yararlanır hem de toplumun gelişmesine pek güzel bir örnek oluşturur.

Erişkinlikte başlarsanız, ileri yaşlarınızı yaşayacağınız yıllarda kendinize pek değerli bir yatırım yapmış olduğunuzun idrakine varırsınız. Bu idrakle de çocuklarınıza bu kültürü erken yaşlarda öğretmeye başlarsınız. Düşünün ki, tıbbî çigong uygulamaları sağlık, esenlik alanındaki kaderinizi büyük ölçüde sizin ellerinize bırakıyor ve kültürel hazine denmesinin büyük bir nedeni de bu.

Kültürümüzde ayrıca batılı kültürlere, teknolojilere yönelim var. Batıdan gelen her yeni maddesel teknoloji sorgusuz sualsiz alınıp benimseniyor ve uygarlık, insan tasarımı olan maddesel teknolojinin düzeyi olarak görülüyor. Cep telefonlarını, mikrodalga fırınları, iklim kontrol sistemlerini ve benzeri ileri teknolojileri incelediyseniz, parıltılı sahnenin karanlık arka yüzünü görmeye başlamışsınızdır.

Maddesel teknoloji günümüzde artık insanların insanlıklarını ellerinden tümüyle almaya yeltenen yapay zekâ noktasına getirildi. Safça düşünüyorduk ki, maddesel teknoloji insanın hizmetinde, onun yaşamını kolaylaştıracak ve ileri uygarlık düzeyine taşıyacak. Ancak düş kırıklığı ile gördük ki, insanı yapay zekâ teknolojisi ile sistemin iyice kölesi haline getirmekmiş amacı. İnsanın, bilinci, ruhu, dünyaya ve doğaya her tür bağlılığı, diğer tüm türlerle kurduğu ilişkiler hiçe sayılmış. Çocukluk, gençlik ve erişkinliğimizde yıllarca tanıklık ettiğimiz maddesel teknolojik ilerlemeler, sonunda insanı makineleştirmeye kadar geldi. Sibernetik organizmalar, yani siborglar üzerine bilimsel kurgular yapıldı, insanın beynine çipler yerleştirilmesi önerildi ve büyük olasılıkla uygulandı, insanın böylece her sorununu çözeceği iddia edildi. Size bunun dijital bir sömürü biçimi olduğunu, gerçek teknolojinin bu ucubeler olmadığını hatırlatayım.

Gerçek teknoloji doğanın teknolojisidir. Dünyaya doğumla gelirken beraberimizde hangi doğal araçları getiririz? Zihnimizi, irademizi, vicdanımızı, sezgilerimizi, solumamızı ve bedenimizi, değil mi? Bu unsurlar biyolojik (yaşayan, soluyan, çevresiyle iletişim kuran ve varlığını sürdürmeye yönelen, açık sistem olma yetileri) varlığımızda bir arada, değil mi? Öyleyse, bizler fiziksel düzeyde, organizmayız, makine değil, çünkü insan tasarımı makineler bu donanımlarla tasarlanmadılar.

İşte, bu doğal unsurlarla çalışan ve insanı ileri bilinç düzeylerine, dolayısıyla ruhsal evrime taşıyan disiplinlerden birisi de çigongdur. Çigong bir yaşam bilimi ve teknolojisidir. Kullanmasını bilenlere evrimin yolunu açar. Makineler yaşamaz, ancak dünyaya organizma biçiminde bedenlerle gelen ruhsal varlıklar “gerçek anlamda” yaşarlar ve evrinirler. İddia ediyorum ki, bir gün yapay zekâ yaşam amacını araştırıp çıkmaza düşecek ve kendini feshedecektir, çünkü yaşam amacında bütüne en küçük bir bağlılık sezgisi olamayacaktır, çünkü kalbi yoktur.

Sizi yaşam bilimlerini ve uygulamaları olan ruh-bedensel bilim-sanatlarını incelemeye çağırıyorum, çünkü yaşamanızın amacı yemek, içmek, uyumak, üremek, para kazanıp çoluk çocuk, torun, torba sahibi olmak değildir. Bunu beşer ve diğer türler de yapıyor zaten, siz insanlık düzeyine çıkabiliyor musunuz? İnsanlık düzeyine çıkmak ve ötelere gitmek istiyorsanız, çigongu, yani can yetkinleştirme sanatının varlığını üyesi olduğum tüm vatandaşlarıma hatırlatırım.

İlgiyle, sevgiyle, iletişimle yol almak üzere

      Mehmet Hakan Onum

 

FELSEFÎ DAOCULUK – ÇİGONG – ESİR ÜZERİNE

 

Can Yetkinleştirme - Spor Etkinlikleri

Can yetkinleştirme çalışmaları (çigong, yangşıng, daoyin) spor ya da beden eğitimi değildir, zihinsel (bilinçlilik), canlılığa özgü (yaşam enerjisi) ve bedensel (et, kan ve kemikten yapılı fiziksel beden) varlık katmanlarımızın tümü üzerinde yürüttüğümüz bir biyolojik örgütlenme işlemidir.

Spor (dışsal çalışma) kas, tendon ve eklemleri can yetkinleştirme uygulamaları (esasen içsel) fiziksel bedenin çeşitli duruş ve hareket kalıpları üzerinden iç organ ve salgı bezlerini çalıştırır. Spor etkinlikleri bedenin yakıtlarını yakarak yüksek sıcaklık oluştururlar. Spor yaşam biçimi olursa, bedenin yakıtları çokça harcanır ve azalır, sonuçta iç organlar aşırı ısınır. Bu aşırılık süreğenleşirse, içsel çökmeye neden olur. Buna karşın temposu düşük, zihinsel dinginlik ve ince dikkatle yürütülen içsel çalışmalar iç organların çalışmalarını düzenler, onları gereksindikleri miktarda kan ve canla besler (buna karşın spor etkinlikleri çalar). Dolayısıyla dışsal çalışmalar içsel (dahilî tıbbî) çalışmalarla desteklenmelidir.

Spor – can yetkinleştirme karşılaştırmasına beden, zihin, soluma ve sinir sistemi açılarından baktığımızda şu farklılığı görürüz: Sporda beden makine gibi çalıştırılır, hızlı soluma üzerinden oksijen borçlanmasına (“anaerob” solunum) girer, zihin huzursuzlanıp gerginleşir ve merkezî sinir sistemi kaç ya da savaş dürtüsünü ortaya çıkaran ortosempatik çalışmasını devreye sokar. Buna karşın, can yetkinleştirme uygulamaları bedeni sakin icra edilen hareketleriyle insana yakışır şekilde devindirir, yine bedene, soluma üzerinden gerek duyduğu miktarda oksijeni ulaştırır (“aerob” solunum), zihin de aynı sakinlik ve dinginlik içinde hareketleri izler ve yönetir, merkezî sinir sistemimizin en ekonomik ve bütüncül işlediği, huzur duyumu veren parasempatik çalışması teşvik görür.

Can yetkinleştirme uygulamalarının yanı sıra sporu mutlaka yapacaksanız, size en doğal olanlarını öneririm: Yürüyün, tırmanın ya da yüzün. Futbol, voleybol, basketbol ya da tenis gibi profesyonel spor dalları sağlığı teşvik etmek için tasarlanmamıştır ve hatta sağlığa zararlıdır; onlar arkalarında birer endüstri olan profesyonel iş alanlarıdır.

İç organ işlevlerimizi sağlıklı tutan alıştırmalar deri, kas ve beş duyu organı gibi bedenimizin görece yüzeyinde bulunan organ ve dokulara kadar (içten dışa) giden bir dizi canlılık yayar. Buna karşın kas ve iskelet sistemimizi ölçülü hareket ettirmek iç organ işlevlerini (dıştan içe) ateşler. Böylece iç ve dış birbirini tamamlar. Can yetkinleştirme sanatı, uygulamalarıyla tüm bu olanakları kapsar.

İnsanın makinelere öykünerek ölçüsü kaçmış düzeyde hareket etmesi spor ile özdeştir. Sporda, özellikle spor alanlarındaki oyunlarda hareket yüksek hızlara ulaştırılır, kaslar şiddetli kasılır, soluk soluğa kalınır, oksijen borçlanmasına girilir (“anaerob” solunur). Spordaki hırslı hareket etme tarzı kanı iskelet sistemi kaslarına yönlendirir. Kalpten çıkan kanın yüzde sekseni çalışan kasları besler. Böylece iç organlar kandaki oksijen ve besinlerden yoksun kalır. Ayrıca iç organlar güçlerini kasları beslemeye harcamaktan da yorgun düşerler. Bedeninizi makine gibi yüksek hızlarda ya da aşırı kas gücüyle çalıştırmayı alışkanlık edinip yaşam tarzı olarak benimserseniz, iç organlarınız erken zayıflamaya başlar ve kırklı yaşlarda iç organ çökmesi yaşanır.

Bedensel etkinliklerde kasları yüksek hız ya da şiddette çalıştırmakla hırslar ve üstünlük yarışı teşvik edilir ki, bu davranış sapmaları insan türünde kibri, kavgaları, savaşları ve her şeyden önce ayrılık bilincini körükler, dolayısıyla ruhsal gelişime engel olur.

Bu tavra karşın insan bedenini, kendi biyolojisi ve ruhsal gelişimine de uyarak farkındalıkla, huzurla ve uyumla hareket ettirirse, tüm doğal işleyişlerini iyileştirir, hücre ve organlarını besleyip yenilenme süreçlerini teşvik eder, çevresinde güven ortamı yaratır ve birlik bilincine hizmet eder.

Yürürken sakin ve huzurla, ayak tabanlarınızla yeryüzünü öper gibi sevgiyle yürüyün; ister orman, ister yayla, ister deniz kenarı havası olsun, çevrenizdeki havayı koklayarak soluyun, çevrenizi görün, adeta koklayın

Yüzüyor musunuz? Suyla savaşmayın sevişir gibi yüzün

Tırmanıyor musunuz? Kayalar ya da ağaç dalları dostunuz, yoldaşınız, yol göstericiniz olsun, onlarla bütünleşin

Ölçülü hareket ve kararlı bedensel duruşlar sağlık getirir; çabayı zorlarsanız, pişman olursunuz.

      Mehmet Hakan Onum

 

Bilin ki

Varlık üstünde çalışmak derin varlık bilgisi gerektirir.

Etten, kemikten ibaret değiliz. Varlık bütünlüğümüz içinde fiziksel bedenimizin tüm organ ve hücrelerinin iletişimini sağlayan, akzar (fasya) dokularımız aracılığıyla işleyen can ağımız bulunuyor. Can ağımız, asıl ve temel varlığımız olan yüksek titreşimli bilincimizin pek altında titreşen fiziksel bedenimize sözünü geçirmesini sağlıyor.

Bu durumda varlığımızı, bilincimiz, esirî bedenimiz (can ağı) ve fiziksel bedenimiz olarak üç unsuruyla tanımlayabiliyoruz.

Doğanın işleyişinden esinlenilerek tasarlanmış olan çeşitli alıştırmalarla canımızı yetkinleştirirken zihin ve bilincimizi kaçınılmaz olarak beraber kullanırız. Çalışmalarda bedenimizi insanın dayanma gücüne ve dolaşım sisteminin güncel kapasitesine uyacak düzeyde çalıştırırız. Sanatın her yaş grubuna uyan alıştırmaları bulunur.

Söz konusu sağlık, esenlik olduğu zaman sanatın tıbbî uygulamalarını, söz konusu bilinçlilik, ruhsal gelişme olduğu zaman sanatın ruhsal uygulamalarını seçebiliriz. Ağrısız, sızısız, hastalıksız bir gelecek istiyorsak, tıbbî çigong pek değerli bir yatırım olur.

Ailenizden, toplumunuzdan gördüklerinizle yetinmeyip kendi üzerinizde bütüncül çalışma disiplini geliştirirseniz, yararları yaşamınıza bugün henüz düşünemediğiniz katkılar sağlayacaktır.

      Mehmet Hakan Onum

 

Yaşamsal Esir Teknolojisi

Geleneksel Çin tıbbı ve canlılık bilim sanatının dayanağı olan can ya da yaşam enerjisi aslen ön madde olan esirdir (Batılı dillerde “aether” olarak geçer). Esir, biyolojik türüyle canlı bedenlerle, evrensel türüyle ise tüm yıldız sistemlerinin, bulutsuların fiziksel maddesi ile içi içe bulunur; bulunduğumuz boyutun evreninde maddeyi canlandırır, hareketlendirir, değişim, dönüşümlere uğratır. Deneysel ruhbilim madde evreninin varlık nedenini, ruhsal varlıklara, maddî bedenlerinde deneyimler yaşatıp bilinçlerine evrim geçirme şansı sunma olarak tanımlar.

Ruh, titreşimi pek yüksek olduğu için maddeye doğrudan bağlanamaz, bu amaçla özel bir aracıya, esire gerek duyar. Esir, titreşimi maddeye göre yüksek, ruha göre alçak bir yapıdadır, dolayısıyla ruhun maddî beden ile iletişimini sağlar. Bedensel ölümle birlikte biyolojik esir ve ruh bedenden ayrılır. Esirî beden de madde bedeni gibi dağılır, ancak ruhsal varlıklar, dünya yaşamlarında maddeden yapılma bedenleri ile kazandıklarını deneyimleri bulundukları yüksek titreşimli boyuta götürürler.

Can yetkinleştirme sanatının uygulamaları can bedende bulunduğu sürede zihni “bilgece” çalıştırıp esirî bedene etkide bulunmaya dayanır, çünkü iradeye doğrudan yanıt veren bedenimiz esirî bedenimizdir. Bunun karşılığında, esirî beden maddeyi örgütleyerek fiziksel bedende otonom (vejetatif) sinir sisteminin günlük bilincimizden bağımsız olarak yürüttüğü canlılık işlevlerini teşvik eder. Bilinç ön maddeyi (yaşamsal esiri), ön madde de fiziksel bedeni etkiler ve ortaya canlılık çıkar, bilinçli yaşam çıkar.

Dünyadaki yaşamımız bir ortaklıktır; aslî varlığımız olan ruhumuz çeşitli titreşim düzeylerinin işbirliği ile yeryüzünde eylemde bulunur. Can yetkinleştirme sanatı (Çincesi “qigong”) ise aslî varlığımızı doğrudan ön madde üzerinde çalıştırdığı için bir yaşamsal esir (biyolojik eter) teknolojisidir. Bu teknoloji, insan ürünü olarak bilinen diğer teknolojilerden temelde farklı olarak, bedensel doğumla dünyaya getirdiğimiz doğal yetenekleri kullandırtır ve bu yolla varlığımızı yüceltir.

Siz hangi teknolojiye güveniyorsunuz: Siborg (sibernetik organizma) teknolojisine mi, yaşamsal esir teknolojisine mi?

      Mehmet Hakan Onum

 

Bedenlerimiz

Dünya yaşamında bedenlerinizi göz ardı edemezsiniz, çünkü onlar zihninizin dünyadaki uzantısıdır. Zihin üstünde çalışmak kaçınılmaz olarak beden üstünde de çalışmayı kapsar.

Şimdi şunu keşfe çıkın: Kaç tür bedeniniz var?

      Mehmet Hakan Onum

 

Adsız

Madem evren canlılığı değil de, canlılık (bilinç) evreni yaratıyor, dolayısıyla bedenlerimiz de bu ortak bilincin ürünü, o zaman can yetkinleştirme temelde bilinçlilik üstünde çalışmak oluyor.

ADSIZ, merkezi varlığımız, üstüne bilincin katmanları geliyor. Bu katmanlardan birisi de zihnimiz, zihnimizin en yakın uzantısı, bedenimiz. Çeşitli katmanların (algı matrislerinin) altında temel bilinç yatıyor, o da ADSIZın ürünü.

      Mehmet Hakan Onum

 

Yaşam Ağı Ve Fasya

Bedenlerdeki sinir ve damar ağları, kemik dokuları, ekosistemlerin yeşil ve mavi ağları, bir ormanın toprak üstündeki ağaç ve yaprak ağı ile toprak altındaki mantar ağı, bir mercan ormanında mercanların oluşturduğu desenler… Yaşam, ekosistemlerdeki hayvan ve mikroorganizmaların olanca çeşitliliğiyle bir arada bulunuşundan tutun, büyük evrende bulutsular, gökadalar (galaksiler), gökadalardaki yıldız sistemleri, yıldız sistemlerindeki gezegenler ve uydularına kadar hep ağ yapısındadır. Bu ağ yapısında her “ilmek” birbiriyle bağlantıda ve iletişimdedir. Yaşam, bu bağlantılar aracılığıyla bilgi alışverişinde bulunarak canlılık, yani bilinç sergiler.

Bilgi akışı yaşamın temelidir: Ağın üyeleri kendilerini tüm diğerleriyle kurdukları iletişimlerle var eder; bireyler toplumlarıyla var olur. Bu bağlamda, her şeyin birbirine bağlı olduğu yönündeki pek eski bilgeliği de hatırlarız.

Bir ortak yaşam gezegeninde, yine bir yaşam ortaklığı sunan bedenlerimizdeki yaşam bilgisi alışverişleri ise fasya (bağ dokuları) üzerinden gerçekleşir. Her organ, uzuv ve hücremiz tüm diğerleriyle fasya üzerinden haberleşir. Eski Çin’de bedenlerdeki bu iletişim ağına “jing luo”, yani can kanalları ve ikincil yollar, üzerindeki yaşam bilgisi akışına “qi” adını verdiler. Biz bu olguya can ya da canlılık diyoruz. Can(lılık) maddeyi örgütlüyor, bedenlenen türün ortak bilinç düzeyine göre bilinç kazandırıyor, yaşatıyor ve dünya yaşamı deneyimi sunarak bilinci evrimleştiriyor.

Fiziksel beden ve enerji bedeni ortak anatomileri üzerinden ifade edilecek olursa, fasya dokularımız esirî bedenimize bu dünyada ev sahipliği yapıyor.

Fasya hemen deri altında bulunan bağ dokusu (konnektif doku) liflerinden oluşan bir sistemdir, içi su dolu tübüllerden (su iplikçikleri) oluşan oldukça örgütlü bir ağ yapısındadır. Çizgiler halinde uzanarak tüm bedeni sarar.

Kas ve organları çevreleyerek birleştirir, sabitler, beden parçalarını bir arada tutar ve düzenler. Bedenimizdeki tüm biyolojik sistemlerle bağlantılı, kan kadar yaşamsal bir yapıdır. En çok uyarılan, en hassas dokudur. Tüm hormonlara karşı duyarlıdır ve tüm darbe ve berelenmeleri geri teper.

Fasya aynı zamanda iç organlar için süspansiyon görevi görür. Karaciğerinizin, midenizin ve bağırsaklarınızın nasıl sabit bir şekilde durduğunu hiç merak ettiniz mi? İç organlarınız vücudunuzun dışıyla bağlantılı olmadan öylece havada askıda durmaz. Her organ hamak gibi fasya tarafından sarılmış ve omurgaya, kaburgaya ya da kalça kemiğine fasya yardımı ile bağlanmıştır. Bu fasya bağlantıları kas fasyası ile bağlantılıdır ki bu da hareketinizi etkiler. Nefesiniz, alıştırma yapma ve oturma şekliniz, hepsi organların sağlığını etkiler. Çünkü organlar günlük yaşam etkinliklerinde kullandığımız kaslarımızla fasya aracılığı ile bağlantılıdır.

Esir, insanın beş duyusuna seslenmediği için insanın mekanizmacı dünya zihniyetince yokluk ya da boşluk olarak adlandırılır. Bununla birlikte insanlık tarihinde düşünürler en lâtif varlığın esir (eter) olduğunu öne sürdüler ve yirminci yüzyıl fizikçilerinden bir grubu esirin varlığını öne sürdüler. Esir yaşam gücüdür ve yaşadığımız boyuttaki doğal varlıkların tanımlamasındaki katmanlardan birisidir. Yoğunlaşınca madde düzeyine gelinir, seyreldikçe madde çözülüp dağılır. Esir, lâtif bedenlerimizi meydana getirir. Lâtif bedenlerimiz maddesel bedenlerimizin örgütleyicisidir. Ceninken ilkin yaşamı örgütleyici bir ağ olarak belirir, ardından kas, iskelet, dolaşım, sinir ve salgı bezleri gibi biyolojik sistemler belirir.

Evrende yoktan varolmak söz konusu değil, çünkü yokluk boş değil, ışığın taşıyıcısı, somut maddenin örgütleyicisi esirden meydana geliyor. Esir, Yüce İrade’nin evrenimizdeki canlılığı yaratmasının bir aracısı. İçinde bulunduğumuz boyutta (dünya yaşamında) varlığımız katmanlardan meydana geliyor ve bu bakışla da yaşam bir ortaklığa dönüşüyor.

“Ev”lerinizde açacağınız her “pencere” size “göğün” farklı yönlerini gösterecektir. Dünyadaki varlık nedeninizin peşinden gidin

      Mehmet Hakan Onum

 

Çigongun Olanakları

Çeşitli aletlerle çalışılan pilates ve görece yeni tasarlanan kalanetiks gibi uygulamaların karşılıkları çigongun engin okyanusunda bulunuyor. Kas ve tendonları esnetmek kadar sıkılaştırmak, omurgayı esnetmek ve canlı tutmak, eklemleri açmak çigong bünyesinde olanaklı. Kas ve tendon dönüştürme (sıkılaştırma), meridyen alıştırmaları, dao-yin uygulamaları, yüzen ejder, ipek eğirme gibi uygulamalar bu amaçlara hizmet ediyor.

Pahalı salonlarda bu çalışmaları yapıyorsunuz, ama çigongun olanaklarını henüz tanımıyorsunuz. Size hangi Batılı alıştırma kemik ve iliklerinizle çalışma olanağı veriyor? Size hangi Batılı alıştırma ve tıbbi uygulama doğrudan iç organlarınız üzerinde çalışma olanağı veriyor?

Köklü geçmişiyle, içsel ve dışşal çalışmalarıyla, el ile şifa verme yöntemleriyle çigongun tüm bu olanakları kapsadığını biliyor muydunuz?

      Mehmet Hakan Onum

 

Okur Bilir

Halkımız halâ, tıp dahil her tür maddeci teknolojiden medet umadursun, yenilenen, uyanan bilinçler yapay kolaylıklarla gelen ürün ve hizmetleri sorgulamaya başladı. Hastanelerin sağlık taramaları, incelemeleri, radyasyon yayan cihazlara hastaları cezbedercesine davet etmeler, kimyasal tedaviler (kemoterapi türleri), ışın tedavileri (radyoterapi), mamografiler halâ birçoğumuza pek ileri ve modern gözükürken sağlığı, korunup güçlendirerek sürdürmenin önemi, yararı ve sürdürülebilir işlevi aydın bilinçlerce kabul görüyor. İnsana, varlığı unutturulmaya çalışılsa da, taşıdığı görkemli biyolojik örgütleyici ve iyileştirici gücün farkına varılıyor.

Halâ insanın makine olduğunu sanan bilgisizler bedenlerine yongalar (çipler) yerleştirip üstün insan olacakları zannı içindeler, ama bu kirli oyunun derinliklerini bilenler bunun bir sömürü biçimi olduğunu ve aslen teknolojik müdahalesiz, yani doğal yoldan sürdürülen ömürlerin özün yücelişine hizmet ettiğini biliyorlar.

Yakın zamana kadar maddenin, dolayısıyla da beynin bilinci ürettiğini sanan maddeci dünya görüşünde olanlar bilimsel gündemi belirliyordu. Uyanan canlar sağ olsun, artık bilimsel platformlarda varoluş denkleminde bilincin rolün konusunun ötesinde bilincin merkezîlîği konuşuluyor. Özellikle, yaşam merkezcilik (biocentrism) yaklaşımı bu olguyu vurguluyor.

Halâ ayrılık bilincini destekleyen özellikle gerçek bilim örtbası ve gerçek tarihi çarpıtma girişimleri sürdürülür ve üstünlük ya da yıkım savaşlarının sistemli planları yapılırken ana akıma bağlanmayı reddeden bağımsız bilimciler doğanın ezelden beri işbirliği ve dayanışma ile işlediğini, hatta evrimin bu iki unsura bağlı olduğunu görüyorlar. Özellikle son iki yüzyıl içinde bilim tarihini araştırırsanız, birçok bağımsız bilincinin ana akım bilimi temelden sarsacak buluş ve icatları nedeniyle ne hikmetse, kazalara kurban gitmiş olduklarını görürsünüz. Ana akımca üstüne gidilmeyen Göbeklitepe, Karahantepe vb. kazılar, Yonaguni, piramitler vb. çeşitli arkeolojik bulgular insanlığın yeryüzündeki tarihî seyrinin bize öğretildiği gibi olmadığını gösteriyor.

Bunun yanı sıra, kültürümüzde ağız yoluyla beslenme tüm iyileşme süreçleri ve gençliğin kaynağı olarak görülüyor. Yalnızca gırtlak, işkembe ve bağırsaklar yoluyla esenliğe kavuşma yanılsaması! Reçete edilen yiyecekleri ağzınıza attıktan sonrası bireyin sorumluluğunda değil ve hele bir de, yiyecek ya da içeceğin tadı güzelse, değme keyfine! Bu temelden yanlış olan tavır bize, yaşamlarımızı gözlemenin, sorgulamanın ve değiştirme sürecinde sorumluluk üstlenmenin gerekliliğini hatırlatır. Ağız ve mide üzerinden olanı, beslenmenin tek biçimi değildir. Açık gökyüzü ve çıplak yeryüzü arasında çıplak ayakla ayakta durmak ya da oturmak ile tüm canlar ile bağ kurmak temel beslenmedir; bunu tüm doğal varlıklar zaten yaparken “akıllı” insan başaramaz, çünkü o kafasının dikine gitmektedir. Gök (güneş, ay ve yıldızlar), hava, su, toprak, otlar, çiçekler, ağaçlar, ormanlar, akarsu ve denizler ile bağ kurmadan beslenemeyiz. Ailemiz, dostlarımız ve tanıdıklarımızla görüşmeden, sohbet etmeden, onların yakınında olmadan, onlara sarılmadan beslenemeyiz. Çevremizde güven ve dayanışma ortamı bulmadan beslenemeyiz. Her tür (ruhsal, bilimsel, sanatsal, kültürel) üretim amaçlı bedensel ve zihinsel çalışma yapmadan ve aralarda mola verip dinlenmeden beslenemeyiz. Sevgi alışverişi yapmadan beslenemeyiz. Zaten bunları sağlasak, ağız yoluyla beslenmeye çok gereksinim duymayacağız. Mevsimine, günün sakinlik ya da hareketliliğine, bünyemize ve asıl besleyici unsurları bulma olanaklarımıza göre günde bir, iki öğün, hatta bazen iki günde bir öğün bile beslenmemize büyük katkı sağlamaya yeter.

İnsanlara, algılarını yöneterek moda tarzında yüzeysel, güncel yaşama biçimleri benimsetip yeryüzünde bulunma nedenleri üzerinden düşünmeyi unutturuyorlar. Bunun farkına varıp oyalanmamak uyananların sorumluluğu haline geliyor.

İnsan ırkını ortadan kaldırmayı amaçlayan zihniyetler yapay zekâyı, robotları, hibrit insan yaratmayı göklere çıkaradursun, insanı da diğer doğal türler gibi “KAYNAK”a bağlayan anlayışlarıyla tasavvuf, Yoga, Budacılık, felsefî Daoculuk, içsel simya (neidan), daoyin, çigong, taici çüen, ve benzeri köklü ruhsal öğretiler ve uygulamaları bize, dünya yaşamımızda “oyalanmayıp” yüceliş YOLumuzu sürdürmemiz olanağını veriyor.

Arada kalanlara, bir kez olsun, (bir önceki paragrafta belirttiğim) içsel sanatlardan seçtiklerini yaşamlarına almalarını, yıkanma, yeme, çalışma, uyuma gibi alışıldık günlük etkinliklerinin içine alarak kararlılıkla uygulamalarını öneriyorum. Pişman olmayacaksınız, sisteme olan bağımlılıklarınız azalacak ve daha derin, daha anlamlı sorular sorarak bilinçlerinizi ilerleteceksiniz. Bilgelik öğretilerine ve uygulamaları olan yaşamsal esir teknolojilerine güvenin

Her zaman sevgiyle, farkındalık ve vicdanlılıkla

      Mehmet Hakan Onum

 

Felsefî Daoculuktan Esinlenmeler

Hasarlamak yerine onarıp iyileştirmek Gök'ün yoludur. Şiddetsizlik Gök'ün yoludur. Savaşlar ve üstünlük yarışları utandırır. Erdemini yaşama geçir ve buna takılmayıp bir sonraki ana geç

Gerçekler vardır, doğru olduğu kadar yanlıştır da
Gerçeklerin doğruluk payından söz edilir
Ancak gerçeklik sözcüklerle (dille) anlatılmaz, yaşanır.

 

Kutupluluk Öğretisi

Doğumlar ölümleri şart koşar, ölümler doğumları hazırlar. Gece gündüze, gündüz zamanını doldurup geceye döner. Aydınlık ve karanlık birbirine yer verir. Mevsimler birbirlerini izler. Doğal süreçler döngüler şeklinde cereyan eder.

Dalganın doğası da böyledir: Gelişmeler sürekli yükselir ve alçalırlar. Her gelişme karşıt bir gelişme ile frenlenip ters yöne çekilir, yani olayları hep iki temel karşıt güç dalgalandırır. Antik zamanların düşünür ve bilimcileri bu iki temel güce Çin'de yin ve yang (kararıg ve yarug) dediler. Kavram olarak yin, ilkin bir dağın loş yanının, yang ise aydınlık yanının tanımında, zamanla tüm doğal süreçlerin dönüşümlerinin açıklanmasında kullanıldı ve hala daha kullanılmaktadır.

Zamanın tanımı, insanlık tarihi içindeki düşünme ve algılama biçimlerine göre değişir. Kronos eril zaman tanrısı iken Kairos dişil zaman tanrısıdır. Kronos zamanı ölçülerle kavrar, Kairos zamanı algılarla duyumsar. Mekanizmacı dünya görüşü zamanı çizgi biçiminde ele alırken disiplinler arası geniş bakışla zaman kırıklı hale gelir. Varoluş kırıklı (yaşadığımız dünyaya doğmak ve dünyadan göçmek) olsa da sonsuzdur. Dünya yaşamındaki döngüsel zaman bize sürekliliği ima eder. Varoluş başlamamıştır, bitmeyecektir, çünkü süreklidir.

Bulunduğumuz boyutta kutuplu dönüşümler gözler ve bunu kutupsallık olarak adlandırırız. Gök (Çien) - Yer (Di), belirmemiş olma hali (vu) - belirmiş ve çeşitlenmiş olma hali (you), erillik - dişilik, aydınlık - loşluk, ateş – su, sıcak - soğuk, gündüz - gece, yaz - kış, kuruluk – nem vb. bize yaşamın kutupluluğunu anlatır. Antik zamanlarda Çinliler bu çift unsura yin – yang, Türkler kararıg – yarug dediler.

Yin – yang yaşadığımız boyutta (dünya yaşamında) gözlemlediğimiz bir olgu ve Daoculuktan da eski bir öğreti.

Yin ve Yang
Birbirlerini teşvik eder, birbirlerini frenlerler.
Yaşamın her alanında dönüşümleri yönetirler.
Hareketli denge halini (homeostasis) sahnelerler.
Baş kutuplar olarak hep alt yin ve yang kutuplara ayrılırlar.

      Mehmet Hakan Onum

 
Sayfa Başı

YOL VE ERDEM KİTABI

Metinleri hazırlanıyor.